Büyü Labirenti
0%
Bulunduğum konumda, hangi açıdan bakarsam bakayım tam olarak göremiyordum o ikisinin ne yaptığını. Amon, Thalia’nın yüzüne eğilir gibi olmuştu, evet ama öte yandan Thalia’nın kolları iki yanında asılı bir biçimde duruyordu hala. Eğer öpüşüyorlarsa bu, oldukça tuhaftı. Gövdelerini ve Thalia’nın başını bir koruma kalkanı gibi kapatan büyük dala küfretmek istedim. İçimde biriken ateş, göğüs kafesimden yukarı tırmanıyor, boğazımı yakıyordu; sanki fiziksel bir acıymış gibi. Amon’un başını hafifçe yana doğru eğdiğini gördüm biraz sonra. Tıpkı... Takdim balosunda beni öperken yaptığı gibi... Emin oldum. Amon... Gecenin köründe sırf bunun için çıkmıştı Hanedan Kulesinden. Eh... Onun için oldukça geçerli bir sebep olmalıydı.
Sonunda bedenimin en üst noktasına kadar ulaşmayı başaran o ateş yüzüme sağlam bir tokat gibi çarparken; bu durumun az evvel gördüğüm kâbusun etkisi olduğunu düşünmek daha kolaydı. Fakat öte yandan, dünden beri etkisini derinden hissettiğim, birkaç saat önce beni kontrolümü tümüyle kaybedecek hale getiren ve gerçek benliğimden uzaklaştıran hislerle sarmalayan Moira gibi bir gerçek vardı ortada... O an durmaksızın içimde biriken bu can sıkıcı hissin, bağlı olduğum adamı başka bir kadınla görmem üzerine yaşadığım kıskançlıktan kaynaklandığını anlamak zor olmadı. Gerçek benliğimin bir parçası olabilir miydi bu his? Hayır. Ama görmezden gelemediğim bir taraftan da; henüz Moira’yı kontrol etmeyi bilmediğimden beni olduğum yerde cayır cayır yaktığı, dünden beri yaşadığım his yanılsamalarına yeni bir duygu daha eklediği doğru muydu? Evet. Tıpkı bir hastalık gibi… Bedeninin anormal tepkiler verdiği, fakat hastalıktan olduğunu bildiğin için kabullenip geçmesini beklediğin…
Ah... Mevzu elbette Moira’ydı... Beni ele geçiren o uğursuz bağ, benliğimin sahip olduğu gerçek hisleri kendi ipleriyle çevreliyor, metrelerce uzunluktaki ölümcül bir yılan gibi boğup değiştiriyor, kendi kitabına uyduruyordu. Hissettiğim her şey, bir yanılsamaydı. Moira beni, Amon ile birbirimize sıkı sıkıya bağlı olduğumuza ikna etmeye çalışıyordu. Ben, içten içe inanamazken yaptıklarıma ve hissettiklerime; Amon’a yalvarırken bulmuştum kendimi önce, beni öptü diye dünyadaki en mutlu insan gibi hissetmiştim, o an için. Şimdi de... Kıskançlıktan bayılacağıma dair saçma bir halüsinasyon görüyordum.
İçeri girmem gerektiğini fark ettiğim sırada, onlara diktiğim gözlerimi çekmek bile çok zordu. Bağ yüzünden en basit hareketim için dahi savaş vermek zorunda kalıyordum kendimle. Perdeyi arkamdan sertçe kapatıp odanın içinde volta atmaya başladım. “Demek sevgilinle böyle bir gecede daha rahat kırıştırabilmek için bana kâbus gördürüp odadan kaçtın ha?” diye bağırdım boşluğa doğru. Yavaş yavaş oturmaya başlamıştı her şey kafamda. Sinirden patlamak üzereydim. Amon... Hayatımda gördüğüm en bencil insandı. Ona beni böylesine basit, böylesine keyfi bir kaçamak için harcamanın bedelini ödetecektim.
Madem o kadar mühim ve güçlü bir bağ idi bu, o zaman Amon’un benden habersiz işler karıştırması da Patriam’ın yoz kanunlarına aykırı olmalıydı. Bu hiç tasvip etmediğim hatta içten içe nefret ettiğim kanunların, bir seferliğine de olsa işime yaraması, görmezden gelebileceğim kadar küçük bir çıkarcılıktı. Bir an önce yanlarına gitmem ve ne yaptıklarını net bir şekilde görmem, aralarında gizli gizli ne konuşuyorlar duymam şarttı. Eminim Moira kuralları da böyle yapmamı isterdi.
Kapının önünde dikildiğimde derin bir iç çektim. Amon ile Thalia’ya giden yoldaki engeller hakkında ne yapmam gerektiğini düşündüm uzun uzun. Daimon’a görünmeden koridordan geçmem ve kule kapısında bekleyen iki düzine muhafızı atlatmam gerekiyordu bir şekilde. Amon’un beni rahatsız eden ama bir yandan da fayda sağlayan katıksız özgüveni damarlarımın içinde kanım kadar hızlı dolaşırken gözlerimin karardığını hissettim. Daimon’un bir önceki gece etrafımıza sardığı koruma efsunu geçti aklımdan o an... Keşke bana da öğretseydi nasıl yapıldığını... Şimdi ondan saklanmak için kendi silahını kullanabilirdim...
Kadim kitapta okuduğum yüzlerce bilgiyi, noktası noktasına öğretilen enerji kullanma taktiklerini ve efsunları gözümün önünden geçirdim hızlıca. Hiçbirinde o koruma efsunundan bahsedilmiyordu. Muhtemelen Patriam sınırları içinde kullanmak yasal bile değildi. Daimon başkentin en güçlü ailesinin bir parçası olarak cesurdu böyle yasakları gizlice kullanmak konusunda. Eh... Artık ben de o ailenin bir parçasıydım. Her ne kadar bunu istemiyor olsam da, mecbur bırakılmıştım. Ben de Daimon kadar cesur olma hakkına sahiptim o halde. Amon’un özgüveni bu düşünceme destek olur gibi daha da kabardı içimde. Gözlerimi kapatıp kısa bir nefes alıştırması yaptım; enerjimi sakin ve stabil bir hale getirmek ve onunla neler yapabileceğimi anlamak için. Daimon bana öğretmemiş olsa da epey yakından şahit olmuştum o efsunu nasıl yarattığına, etrafımıza örerken hangi telkinleri fısıldadığına, üstümüzde sabit tutmak için neler yaptığına.
Elim kapının tokmağında asılı kaldığı sırada, gözlerimi kapattım. Kadim Kitap’ta her şeyin temeli olduğundan bahsedilen bireysel enerji alanını hissetmekle başladım; efsunu kendi kendime öğrenip yaratmaya çalışma işine. Kitapta anlatıldığı gibi, enerjiyi hisset, dönüştür, kullan… Anında göbek deliğimin ve alnımın ortasının sancıdığını hissettim. Tenim baştan ayağa karıncalanmaya, sırtım üşümeye başladığında, elimi karnımın üstüne koydum. Göbek deliğimdeki kuvvetli dalgalanmayı hissedince dudaklarımın kenarında küçük bir zafer gülümsemesi oluştu. Enerji alanım çakra kapılarımda hazırdı… Derin bir nefes çekip içime, “Hissettiğim bu enerji, tüm bedenimi sarsın ve etrafımda bir kalkan oluştursun. Ve bu kalkan, bedenimi diğer gözlere görünmez kılsın.” dedim, bir ilahi söylermiş gibi usulca, nahif bir tınıyla. Parmak uçlarım içgüdüsel bir tepkimeyle kımıldamaya, zihnimin içinde dallanan budaklanan o parlak sarmalı imgelerken bedenimin etrafında yavaşça dolaşmaya başladı. Sanki fiziksel olarak örüyordum o koruma iplerini üstüme.
Ruhumun içinde bir ev gördüm. O evde öyle güvende öyle mutluydum ki... Daha önce hiç bulunmadığım, yemyeşil ön bahçesinde bembeyaz kuzular dolaşan, ileride berrak bir nehir akan, ihtiyaç duyduğum her şeye sahip olduğum o ev... Beni daha önce hiç hissetmediğim kadar korunaklı, ‘sahip ve ait’ hissettirdi...
Gözlerimi açtığım an, etrafımdaki mavi yeşil enerji bulutunu gördüm. Ruh Savaşçısı olduğum gerçeğinden nefret etsem de, o an böyle güzel bir dünya yaratabildiğim için içimde hoş bir neşe hissettim. Bu tarz şeyleri böylesine çabuk ve kolayca yapmak, neredeyse hiç öğrenmeden bilmek bu kadar kolay mıydı, yoksa benim gücüm müydü onu kolay kılan? İkinci seçeneğin doğru olmasını umdum. Eğer öyleyse, buranın kurallarını öğrenip bütün kitapları yalayıp yuttuğumda Başkenti yok etmek beklediğimden de kolay olacaktı.
Fakat sandığım şeyin o kadar da sürdürülebilir ve kolay olmayacağı gerçeğiyle çok hızlı yüzleştim. Kapıdan dışarı çıktığım an, etrafımdaki ağır enerji bulutunu taşımanın zorluğuyla ve ağırlığıyla sendeleyecek gibi oldum. Demek ki bu alanı oluşturmak değildi zor olan. Onu nasıl taşıyacağını, ağırlığıyla nasıl baş edeceğini öğrenmekti asıl mevzu… Enerjimi sabit tutmak istercesine dişlerimi sıktım. Yumruklarımdan güç alarak o sabit tutma isteğiyle kaplı enerjimi sırtıma, oradan da zihnime kadar taşıdım sertçe. Etrafımdaki bulutlar hafif hafif kıpırdanıp renkleri başkalaşırken bana iyi durumda olduklarını ve ruhumla uyumlandıklarını ispatlamaya çalışıyor gibiydiler. Rahat bir nefes aldım; Gölge Odanın kapısını dalgın dalgın izlediğim sırada.
Daimon’un odasının önünden dikkatlice geçtikten sonra, merdivenleri parmaklarımın ucunda indim. Hem ruhsal hem de fiziksel olarak oldukça sessiz ve özenli hareket ediyordum. Kule kapısına ulaştım. Muhafızlar, enerjimi hissetmiş gibi huzursuzca etraflarını kolaçan ederken, gözleri bana değmedi bile.
Yaşasın… Gerçekten görmüyorlar…
İçimde bir şey zıplayarak gücümü kutluyordu. Çocuk gibi eğlendirmişti başarım beni. İki katım büyüklüğümdeki izbandut kılıklı muhafızların yanından geçerken güç zehirlenmesi yaşamış gibi hissediyordum. Belki yine küçük bir Amon etkisiydi bu. Diğerlerine göre daha dikkatli bakışlara sahip olan muhafızın dibinden geçtim bilerek. Son anda aklıma gelen fikirle sessizce kıkırdadım ve dirseğimi o muhafızın koluna geçirdim sertçe. Elbette benim ‘sert’ diye tanımladığım o vuruş devasa adam için bir sinek ısırığından farksızdı. Hafifçe kaşları çatıldı, elinin tersiyle kolunun vurduğum kısmını silkeledi; rahatsız edici bir toz değmiş gibi. Eh, Hanedanlığa tahsis edilmiş kulenin güvenliğinden sorumlu olduklarına göre öylesine askerler değildi hiçbiri. Özel olarak eğitilmiş olmalarının yanı sıra bedensel güçlerinin de en üst seviyede olması, seçim sırasında göz önünde bulundurulmuş olmalıydı. Dudaklarımın kenarında bir kez daha o parlak gülümseme belirdi.
Gücümü tamamen keşfedince bu sinek ısırığı, dişleri kana susamış bir kaplanın etinizi koparmasına dönüşecek, bekleyin…
Hanedan Kulesinin ön bahçesi karmaşık bir labirent biçimindeydi. Kadim kitapta bu bahçenin sahip olduğu büyüler ve kendine has özellikleri hakkında okumuştum bir şeyler. Ama yakından bakıldığında öyle yoğun bir büyü enerjisine sahipti ki ürperdim... Labirent boyunca kurulmuş olan koruma kalkanı biri tarafından örülmüş gibi değil de Labirentin inşa edildiği andan beri, yaratılıştan sahip olduğu özel bir güçtü adeta. O an somut olarak görebildiğim kalkan ince iplerden değil sağlam tuğlalardan oluşuyordu. Canım yanmaya başladı. Yavaşça öne doğru eğilip kollarımı karnıma sararken kaşlarım, başımı ağrıtacak sertlikte çatıldı. Labirent, ona doğru yürüdükçe gücümü tüketiyor, benim acemi iplerimi eğip büküyordu. Görünür olmak üzereydim sanki... Ve bunu önlemek için ne yapacağımı bilmiyordum. Veliaht Prensi güvende tutmak için beni yenik düşürmeye çalışan olgu bu kez bir bedene sahip olmadığından aklım büsbütün karışmıştı... Sanki onun istediği de buydu tam olarak.
Kalkanımın tükenmek üzere olduğunu kabullendiğim sırada gördüm onu. Koruya doğru uzanan kırmızı ip... Göğüs kafesime bağlıydı. Hiç haz etmediği bir şeye tutunmak, insanın dilinde nahoş bir tat oluşmasına neden oluyordu. Ama o an başka çarem yoktu. O an için inadı bırakıp boyun eğmek; kurtuluş yolum için yapacağım küçük fedakârlıklardan biriydi yalnızca. Hanedan Kulesinin en güçlü muhafızı olan bu labirenti sadece Moira yenebilirdi. Sadece başkent tarafından en kutsal şey olarak görülen Moira, bu labirentin bile karşı koyamayacağı bir kutsallığa sahip olmalıydı. Amon’u görünür yapmanın, yerini tespit etmenin tek yolu ucu ona bağlı olan bu kırmızı ipti, ben de ipi takip etmeye karar verdim.
Yol beklediğimden kısa sürdü. Görünürde karmaşık olan labirent, Moira’ya tüm kapılarını açtı. Sanki hangi taraftan yürürsem yürüyeyim, yol Amon’a çıkacaktı. Çünkü kırmızı ip, öyle istiyordu. Turuncu, dikenli çiçeklere sahip olan çalılıkların yarım metre ötesindeki devasa ağacın altında dikiliyorlardı. O çalılıklar ve ağaç da tüm koru gibi kendine has büyülere sahipti. O an kalkanım için açık olan enerji alanım sayesinde, üstlerinde dolaşan büyü bulutlarını görüyor, ama hangi misyon için orada bulunduklarını tanımlayamıyordum.
Sağ tarafımdan gelen tıslama sesiyle irkildim. Thalia’nın kedisi... Varlığımı hissettiğini hatta beni açıkça gördüğünü belli edercesine; kocaman gözlerini bana dikmiş, ön patilerini toprağa sürtüyor, tıslamaya ve homurdanmaya benzer tavrıyla miyavlıyordu. Ürkek bakışlarımla Amon ve Thalia’ya baktım. Neyse ki öyle yoğun bir sohbetin içindeymiş gibi görünüyorlardı ki kedinin varlığının dahi farkında değillerdi. Ve dolaylı olarak benim de...
‘Kedicik lütfen sus, söz sonra sana balık alacağım...’ diye fısıldadım ona doğru eğilerek. Kedi beni duymuş ve anlamış gibi gözlerini kıstı, hatta sanki... Onaylamaz bir ifadeyle çenesini havaya kaldırdı, gözlerini benden kaçırdığı sırada.
“Bir de gözümün önünde öptün onu Amon! Ne yapmamı bekliyorsun? Kendimi Ağlama Kulesine kapatıp günlerce yas tutmamı mı? Ya da düğününüzde gelip alkış tutmamı mı? Ne bekliyorsun?”
Thalia’nın sessiz bir feryada benzeyen sesi kulağıma ulaştığında, bir an için nefesim kesildi sandım. Göğüs kafesimi tırmalayan içgüdüsel kıskançlık ve Thalia’ya karşı duyduğum sağduyulu suçluluk hissi birbirine geçti. Bir an için daha da suçlu hissettim ama hemen sonra... Thalia’nın aşk ve tutku dolu enerjisiyle Amon’a doğru eğildiğini gördüğümde... Moira’nın kıskanç dürtüsü, geriye kalan her şeye galip geldi. Öfkeden deliye dönmüş bir boğa gibi burnumdan soludum. Hatta o an için utanmadım bile bu halimden.
Amon’u pek çok kez bunalmış, sıkılmış yüz ifadesiyle dalgın dalgın dikilirken görmüştüm. Bu duruş onun karakterinin en temel parçalarından biriydi. Ama ilk kez bu kadar çok bunaldığına şahit oluyordum; hem görerek, hem de içten içe hissederek.
“Thalia yeter! Seni kaç kere uyarmam gerekiyor? Sana iltimas geçiyorum diye, bana hesap sorma hadsizliğine göz yumuyorum diye bu tavrına uzun bir süre katlanacağımı düşünme!” dedi üzgün kıza, donuk bakışlarıyla, gözünü dahi kırpmadan bakarak. “Üzüntünü anlıyorum. Öfkeni de… Ama başkentin düzenini en iyi sen biliyorsun! Moira ile bağlandığım kişi başka ve senin bu durumda yapabileceğin tek şey Krala ve verdiği karara itaat etmek!”
“Yüce Kral’a sadakatimi çok kez kanıtladım. Ben o kuralsız kız değilim Amon! Bana bunları hatırlatmana lüzum yok!” diye bağırdı Thalia, sinirleri bozulmuş gibi. “Ailem yıllardır Kraliyetin en sadık takipçisi, en büyük dostu… Sence Kralın aldığı kararlara saygısızlık etme ihtimalim var mı?”
Kıyamam… Soylu ve imtiyaz sahibi bir aileden geldin sanıyordum leydi Thalia… Meğer Kralın yalakalarından ve şakşakçılarındanmışsınız ailecek…
Amon bu mevzu sabrının sınırlarını aşmış, onu cevap vermeye dahi tenezzül etmeyecek kadar sıkmış ve bunaltmış gibi durdu öylece. Thalia bu umarsız tavra karşılık alınmış gibi kaşlarını çattı, yoğun bir hayal kırıklığıyla. Bir an sonra, dik duruşunu kaybetmekten kaçınırcasına başını dikleştirdi ve meydan okur bir tavır takındı.
“Kral Armais ile görüşeceğim Amon. Yaverinden bu görüşme için izin istedim. İki gün sonra beni huzuruna kabul edeceğini söyledi. Bu yaptığı hatayı bir de ben anlatırsam belki bir çözüm buluruz.” Yüzündeki sabit ifade yumuşarken, duygusal hatta mağdur bir ifade takındı bu kez de. Bu sahte ‘ben masum bir kızım’ tavrı canımı sıktı. Ya da o an Moira tarafından yönetildiğim için öyle sandım. “Kral Armais beni kızı gibi sever. Kıyamaz… Hem babamla birlikte giderim, o da konuşur-”
“Thalia!” Amon, genç kadının sözünü sertçe kestiğinde içimin soğuduğunu hissettim, az da olsa. “Sana bu işe karışmaman gerektiğini daha kaç kez söylemem gerekiyor? Bu senin çözebileceğin bir sorun değil!”
Ah… Sorun diye bahsettiği şey; bendim.
Veliaht Prensim... Onur duyarım sizin en büyük sorununuz olmaktan…
“Amon…” diye yakardı Thalia, uzanıp hafifçe onun kolunu tutarken. Kollarım karıncalandı. “Ben senin başkasının olmanı kaldıramam. Doğduğum günden itibaren senin ruh eşim, Moira ile bağlı olduğun gelecekteki karın olduğuma öyle emindim ki… Hayat amacım bundan ibaretti. Senle birlikte olacağız… Ailelerimizin aksine aşk evliliği yapacağız… Dört tane çocuğumuz olacak… Ve ileride sen tahta geçtiğinde ben yalnızca seni ve geleceğin varislerini, çocuklarımızı destekleyecek, sevecek ve öyle yaşayacaktım. Yıllardır sana layık bir eş olabilmek için kendimi geliştirmeye çabalıyorum. Benim konumumdaki gençler, hiçbir telaşı olmadan rahatça yaşarken, ben her gün hangi eğitimleri alabilirim, hangi pratikleri yapabilirim diye çaba harcıyorum.” Gözlerini kapatıp derin bir iç çekti, sanki ağlamasını tutmak istiyormuş gibi. Moira bir anlığına silikleşti. Sağduyum bir kez daha çok üzüldü Thalia’ya, suçlulukla titreşti kalbimin sahip olduğu tüm hücreler. “Harcıyordum…” diye fısıldadı pürüzlü sesiyle, kendini düzeltmek zorunda hissediyormuş gibi. “Sen de biliyorsun, bizim türümüz için ruhun amacı oldukça mühimdir. Senin ruhun bu toprakları yönetmek için doğdu. Ben ise senin tarafından yönetilmek ve seni koşulsuz şartsız sevmek için…” Dudakları titredi. Ağzından çıkan acınası derecede itaatkâr kelimeler bir kez daha canımı sıktı. O benim aksime Moira illetine tutulmamıştı bile! Neden böylesine zavallı bir misyonu kabul ediyor, kurtulduğuna sevinmiyordu? Gözü Amon ve güç arzusu yüzünden kör mü olmuştu? “Benim ruhumun amacını elimden alırsan, ruhum ışığını kaybeder.” Az kalsın, tüm başkentten duyulacak kadar yüksek bir kahkaha atacaktım. İnsan ancak bu kadar küçük düşürebilirdi kendini... “Beni öldürmek mi istiyorsun Amon?”
Amon bir an için belli belirsiz bir duyguyla baktı ona. İçimde saçma sapan, üstten bir acıma duygusu hissettim. Gerçekten inanıyor muydu bu beylik lafların samimiyetine? O an çok yoğun, kötücül bir kıskançlık kapanına kısıldığım için mi bilmiyordum ama Thalia’nın kendisini, acınması gereken biriymiş gibi gösterme çabası hiç samimi gelmiyordu bana. Ne sağlıklı bir aşktı bu, ne de menfaatten arınmış masum bir duygudan ibaretti...
Amon’un donuk halinden sıyrılması hiç iyi gelmedi içimde biriken, yakıcı kıskançlığa. Bir yandan enerji alanımı sabit tutmak için insanüstü bir çaba sarf ediyor, diğer yandan yaşadığım o hissin benimle değil Moira ile ilgili olduğunu hatırlatıp duruyordum kendime. Fakat tüm çabama rağmen Moira yanılsaması, fiziksel ve ruhsal gücümü tüketmeye yemin etmiş gibiydi. Amon’un alnında derin kırışıklıklar belirdi, bir anlığına.
“Thalia…” dedi, solur gibi bir ses tonuyla. “Lütfen… Beni elimde olmayan şeyler için böylesine sıkmayı bırak. Elimden gelse gelecekteki karım olarak seni seçeceğimi biliyorsun. İkinci bir seçenek dahi yok benim için.”
Demek öyle... O zaman neden kesmiyorsun ipi? Neden azat etmiyorsun ikimizi de bu nahoş kölelikten?
“Öyleyse çabala bizim için Amon!” Thalia net bir tavırla konuştuğunda aynı şeyi düşündüğümüz için rahatlamış gibi hissettim. Sanki içimden geçen düşüncelere sözcü olmuştu. “Gidip o kızı öpmek, onunla güzel bir gece geçirmek için Nilüfer Odasına kapanmak yerine git uğraş!”
Thalia haklı Amon, git uğraş bir zahmet, kullan bütün prenslik forsunu… Bak ben bile destekliyorum seni.
Daldığım rüyadan yeni bir tıslamayla uyandım. Şimdi Thalia’nın kedisi bana iyice yaklaşmış, dibime kadar girmişti. Telaşla ona dönüp dizlerimin üstüne çöktüm yarım dakika için. Onunla göz teması kurup ikna etmek için aklıma gelen kelimeleri sıralamaya başladım, beni anlayacağını bilerek.
‘Yapma kedicik! Ben sizin tarafınızdayım! Yapma! Sessiz ol, ne olur!’
Kedi patilerini havaya kaldırıp beni yakalamak istermiş gibi öne atıldığında büsbütün telaşlanmıştım. Hem bu küçük saldırı, hem içimi kemirmeyi bırakmayan kıskançlık hem de uzun bir süredir taşıdığım için her saniye daha da ağırlaşan kalkanın etkisiyle tükenmeye yüz tutmuş gücüm beni bir kez daha sendeletti, ayağa kalkmaya çalışırken. Gözlerim istemsizce etrafımdaki bulutları incelediği sırada, güçlü renklerinin açılmaya, uçuk bir mavi ve yeşil tonuna dönmeye başladıklarına şahit oldum. Zihnimde yeni ve çok daha güçlü imgeler yaratmaya, enerjimi sağlamlaştırmaya çalıştım çaresizce, ama o kadar yorgundum ki bulutlar titreşmekten başka bir şey yapamadı. Bir ton bile koyulaştıramadım onları...
Bakışlarım bir kez daha Amon ile Thalia’ya kayarken bir yandan da acilen oradan kaçmam gerektiğini, labirent tarafından yutulmadan önce Nilüfer Odasına geri dönmek zorunda olduğumu düşünüyordum. Ama sonra... Düşündüğüm her şey silinip toz oldu. Thalia’yı Amon’un çenesini tutarken gördüm çünkü… Doğuştan hakkı olan o cüretle... Amon’u öpmek için parmak uçlarına çıktı. İçimdeki Moira yangını önleyemediğim bir biçimde, boğazımdaki bir hırıltı olarak dışarı vurdu kendini. Ama sonra, mantığım ona galip gelmek istermiş gibi bir güçle, bana o an düşünemediğim bir detayı hatırlattı. Heyecandan kıkırdayacaktım az kalsın. Moira… Eğer Patriam için böylesine kutsal, birleştirici ve sonu olmayan bir bağ ise, Amon şu an büyük bir hata yapıyordu; bana değil, Ruh Savaşçıları kaidelerine. Eğer Moira eşini aldatmayı göze alıyorsa, bu benim de işime gelirdi, dürüst olmak gerekirse.
‘Hadi öpüşün… Öpüşün de ortalığı ayağa kaldırayım. Bakalım Patriam yasalarına göre, Moira ile bağlı çiftler birbirini aldattığında nasıl cezalar kesiliyormuş?’
‘Hiçbir şey olmaz Lily. En azından Amon’a.’
Zihnimde çınlayan tok sesle duraksadım. Bu... Nasıl mümkün olabilirdi? Yoksa ben fark etmiyor olsam da kalkanım çatlamış, bedenimi görünür hale getirmeye mi başlamıştı?
‘Daimon?’ dedim usulca. ‘Neredesin? Beni duyabiliyor musun?’
‘Elbette duyabiliyorum.’ Daimon karşıma çıktığında etrafına sarılmış güvenlik ağı benim git gide zayıflayan kalkanımdan kat be kat daha koyu bir renkte ve daha kalın şekilde örülmüş görünüyordu. Aramızdaki farkı somut olarak görmek gururuma dokunmuştu, evet. Ama yine de onunla kendimi kıyaslayacak kadar ruh tecrübesine sahip olmadığımı kabullenmek zorunda olduğumu biliyordum, içten içe. Beni kolumdan tutup kendi güvenlik ağının içine çekti, renklerim ona karıştı saliseler içinde. Daha önce şahit olmadığım bir hızla yürüyüp labirentin yüksek çitlerini aştı beraberinde beni de sürükleyerek. Önümüzde duran çitin hemen arkasına geçip durdu. Huzursuz bir nefes aldı, bana doğru döndüğü sırada.
“Ne yapıyorsun sen Lima? Sana burada birilerini gizlice dinlemenin ne kadar tehlikeli olduğunu söylemedim mi ben?” diye sordu, bu kez dudakları kımıldıyordu. Sesi zihnimin içinde değil, kulaklarımda duyuluyordu. “En büyük yasaklardan biridir! Hele ki Veliaht Prensi gizlice gözetlemek…” Ses tonu yüksek değil fakat olabildiğince sertti. Beni burada yakalamayı beklemiyormuş gibi şaşkın ve biraz da hayal kırıklığına uğramış görünüyordu. “Hem sen nasıl aştın büyü labirentini? Amon buradayken o istemediği sürece herkesi ondan uzak tutmak için özel olarak dizayn edildi bu labirent. Sen... Nasıl-“ Kafası karışmış gibi kaşlarını çattı Daimon, cümlesini yarıda kestiği sırada. Bir an sonra aklına dolan başka bir düşünceyle öne doğru eğildi ve fısıldayarak, “Onu geç, bu görünmezlik kalkanını yapmayı nasıl öğrendin sen?” diye sordu dişlerinin arasından. Yılgın bir tavırla soluk aldı. “Bilerek sana anlatmamıştım bilmediğin yere girip başını belaya sokma diye!”
Kollarımı göğsümün üstünde çaprazladım, güçlü bir duruş sergileme içgüdüsüyle. Çenemi dikleştirip olabildiğince rahat bir tavır takınmaya çalışarak, “Hızlı öğrenirim, biliyorsun. Eh, dün gece her ne kadar ahmakça davransam da ki benim hatam değildi, normalde aklım çalışır Daimon. Koruma kalkanını öğrendiğim bilgileri karıştırıp birleştirerek yaptım. Amon’u da Moira bağını kullanarak buldum.”
Daimon’un yüzündeki sert maske bir anlığına düştü. Gözlerinden hayranlıkla dolu ışıltılar geçti. İçimdeki zafer çığlıkları zihnimin duvarlarına çarparken son anda tuttum dudaklarımın kenarında oluşmak üzere olan keyifli kıvrımları. Daimon ifadesini hızlıca toparlayıp uyarıcı bir tonda konuşmaya devam etti. “Yine de Başkentte nice yetenekli nice zeki savaşçı heba oldu gitti. Bunu sakın unutma. Kraliyet ailesinden değilsen kibir ayağına dolanır.” Alnı endişeyle kırışırken içten içe kötü hissettim kendimi. Fakat elbette ona belli etmedim bu anlık hissi. Karşısında yaramazlık yapmış ve hemen sonra annesini üzdüğü için pişman olmuş bir çocuk gibi görünecek halim yoktu. ” Babanı unutma Lima. Patriam’ın gördüğü en zeki ve en güçlü savaşçılardan biriydi. En güçlü muhalifti. Ama ne oldu ona? Savaşçı doğmasına, burayı ve kuralları çok iyi bilmesine rağmen, yitip gitti.” dedi can sıkıcı bir dürüstlükle. “Burayı hafife alma.” Bir kez daha öne doğru eğilip ses tonunu kısarken, koruma kalkanında olsak dahi önlem almak zorundaymış gibi hissediyordu sanki. “Hele ki buraya düşmansan… Burayı en iyi ihtimalle değiştirmeye en kötü ihtimalle yıkmaya kararlıysan ileride… Aklına, gücüne sakın yaslanma. Düşersin.”
“Düşmekten korkmuyorum Daimon. Böyle yaşamaktansa düşeyim daha iyi.” dedim kendimden emin bir ses tonuyla. Ne düşünüyorsam onu söylemiştim dürüstçe. Patriam’da yaşamak, geri kalan tüm kötü olasılıklardan daha kötü ve rahatsız ediciydi zaten. Bakışlarım istemsizce, çitin kenarındaki küçük aralıktan görünen iki gölgeye kaydı. Hala bitmemişti demek konuşmaları gereken şeyler... Gözlerim istemsizce kısılırken Thalia’nın kollarının Amon’a sarılı olduğunu fark ettim belli belirsiz. Net bir biçimde göremesem bile emindim o an sıkıca sarılmakta olduklarına... İçimdeki o kontrolsüz his bir kez daha gün yüzüne çıkarken parmak uçlarım karıncalandı. Daimon’un koyulaşan, dikkatli bakışlarıyla karşılaştığımda ise panik olmuştum aniden. O an beni yanlış anlama ihtimali, yaşanan her şeyi on kat daha zor bir hale getirirdi çünkü. “Beni aldattığı için üzgün değilim, yanlış anlama. Sadece aldattığını kanıtlarsam belki aramızdaki bağ kopar diye umut etmiştim.” dedim boğuk bir sesle. Daimon yüzünde oluşan anlayışla ama bir yandan da imalı ifadeyle başını sağa doğru eğdi.
“Birincisi, Amon'un şu an seni aldattığını sanmam. En makul ihtimalle Thalia kıskançlıktan deliye döndüğü için Amon'u yanına çağırmıştır. O da bir delilik yapmasın diye Thalia ile konuşmaya ve uzlaşmaya çalışıyordur,” dedi o an için canımı sıkan ihtiyatlı tavrıyla. Uzun parmaklarını bir anlığına başının yakınına kaldırıp devam etti konuşmasına. “İkincisi, evet pek ala yasak Moira bağına sahip birinin bir başkasıyla aşk yaşaması... Hele ki fiziksel bir aldatma, bağın zedelenmesine hatta bazı durumlarda kopmasına sebep olabilir. Risklidir.”
Bedenimi ele geçiren heyecan dalgasıyla ellerimi çırptım; çocuksu bir tavırla gülümsedim. “E ne güzel işte! Thalia ile ne yapıyorlarsa yapsınlar da bozulsun bağ! Aldatıldığım için deliye dönmüşüm gibi rol kesmeme de gerek kalmaz ne güzel!” Bakışlarım tekrar gölgelere kayarken dudaklarımdaki masum gülümseme şeytani bir kıvrıma dönüştü. “Hadi daha da ileri gidin, koparın şu bağı!”
“Sen koparabilirsin istersen…” dedi Daimon, çarpık bir gülümsemeyle, kaşlarını meydan okur tavrıyla yukarı doğru kaldırdığı sırada. “İstersen onları bekleme.” Biçimli dudakları yukarı kıvrılırken, bana doğru eğildi aniden, yüzü yüzüme yakın bir konuma ulaştı. Nasıl da hoşuna gidiyordu böyle durumlarda bana sataşmak! Elimi sertçe göğsüne geçirip bedenimi geriye doğru attım.
“Şakayı kes Daimon! Ben ciddiyim!”
“Ben de ciddiydim ama…” dedi Daimon usulca kıkırdayarak. Aramızdaki yakınlığı bozmamak için özellikle biraz daha eğildi bana doğru. Gözlerindeki parlaklıkta tuhaf bir alaycılık, onda kolay kolay rastlanmayacak ve etik değerlerinden uzak; keyifle dolu bir ‘cüret’ vardı. Hafifçe omuz silkti. “Neyse.”
Aniden üstümdeki tüm kıyafetler kendiliğinden sıyrılmış, çırılçıplak kalmışım gibi hissettim. Telaşla etrafıma baktığımda sıyrılan şeyin kıyafetlerim değil etrafımızdaki güvenlik ağı olduğunu fark ettim. Bir anda toz olmuştu o güçlü kalkan. Bizi fiziksel olarak saklayan çitler ise tuzla buz olmuş, arkalarında hiçbir iz bırakmadan kaybolup gitmişlerdi... Ve Amon... Üç adım uzağımızda dikiliyordu şimdi. Hemen arkasında da Thalia... Hayretle kesik bir nefes aldığım sırada Amon’un öfkeden siyaha dönmüş gözlerine kenetlendi gözlerim istemsizce. Sanki o an, o kadar güçlü bir enerji barındırıyordu ki başka hiçbir şeye bakma şansım yoktu. Daimon’un gergin ses tonu kulaklarıma ulaştığında sırtımdan keskin bir ürperti geçti.
“Açıklayabilirim. Düşündüğün gibi-”
“Daimon kes sesini.” Amon bakışlarını benden çekmeden konuştuğunda ses tonu yüksek değildi ama avaz avaz bağırıyordu sanki. Ya da keşke bağırsaydı... Şu an olduğundan daha tehlikeli görünmesi mümkün değildi zaten. “Gölge Oda’ya geç, beni bekle.”
Daimon yumuşak hareketleriyle Amon’a yaklaşıp omzuna dokundu usulca. O an sadık bir hizmetkâr, bir Aiduva gibi değil, Amon’un en yakın dostu gibi görünüyordu. İlk kez şahit olduğum bu dinamik, o ikisinin birbirini kardeşten öte bir bağ ile sevdiğini açık bir şekilde kanıtlıyordu bana. “Amon…” diye fısıldadı buruk bir sesle. Amon Daimon’un omzunda duran elini sertçe çekerken tehlikeli bakışları doğrudan benim üzerimdeydi hala.
“Söylediğimi yap Daimon.”
Amon’un hemen arkasında dikilen Thalia, kedisini kucağına almış yavaş yavaş başını okşuyordu. Az önce beni öldürmek istercesine tıslayan nefret dolu kedi, şimdi öyle masum öyle rahat görünüyordu ki durmadan mırlıyor, başını Thalia’nın el hareketlerine göre senkronize edip daha çok sevilmek için özel bir çaba sarf ediyordu. Thalia, yüzündeki keyifli ifadeyi gizlemeye çalışırmış gibi dudaklarını büktü, küstah bir ifadeyle.
“Kral bunu duyduğunda ne diyecek bakalım… Müstakbel gelini, oğlunun Aiduvası ile uygunsuz hallerde büyü labirentinde arsızca dolaşıyor…”
Burnumdan nefes vererek güldüm, öfkemi istemsizce dışarı yansıtırken. İlk kez Amon yüzünden böylesine tedirgin hissediyordum kendimi, o yüzden sakin kalmanın bir yolunu arayıp duruyordum içten içe. Ama Thalia’nın yüzsüzlüğüne ve küstahlığına tahammül edemedim bir an için.
“Krala oğlunun da sevgilisiyle ‘arsızca’ gizli gizli buluştuğunu söyle!”
“Lima!” Amon’un ses tonu ilk kez yükseldiğinde bunun bana mahsus bir çıkış olması hiç şaşırtmamıştı nedense. Kollarımı göğsümde birleştirip kaşlarımı çattım. Nasıl ondan korkma gafletinde bulunmuştum ki, birkaç saniyeliğine de olsa!
“Ne? Gece bana uyanmayayım diye kâbus efsunu yapıp, gelip burada sevgilinle buluşuyorsun, sonra da ben mi suçlu oluyorum?”
Amon öfkeyle kaşlarını çatarken Daimon tam da ikimizin arasında dikiliyor, sanki özellikle tedbir için bu konumu seçmiş gibi dikkatli bakışlarıyla Amon’u inceliyordu. Aniden bir atak yapacak olur, yükselirse beni koruyacaktı, biliyordum. Daha dün... Bunun sözünü vermişti bana. Thalia ondan ‘Amon’un sevgilisi’ olarak bahsetmemle birlikte iyice keyiflenmiş gibi gülümsüyordu, Amon’un görüş açısında olmadığı için rahat hareket ediyor, sanki beni büsbütün delirtmek için, özellikle gözlerimin içine bakıyordu, neşeli gözleriyle. Kedisinin başını yavaş bir hareketle bana çevirdi. O küçük şeytan beni görür görmez tıslamaya başladı bir kez daha.
“Hadsiz çıkarımlar yapmayı kes ve doğruca Nilüfer Odasına yürü! Ve ben gelene kadar da oradan çıkma!” dedi Amon net bir sesle. Tonunu bir kez daha aşağı çekmiş, o tehlikeli, vurgulu sesiyle beni korkutmaya, bu yolla bana hükmetmeye çalışıyordu.
“Sen bana emir veremezsin Amon!” diye bağırdım tüm sinir sistemim çöktüğü sırada. Saçma sapan bir yanlış anlaşılma yüzünden haklıyken haksız duruma düşmüştüm. “Hele ki şu durumda!” Thalia ile Daimon’u kıyaslayamazdık her şeyden önce o, Amon’un müstakbel eşi konumunda olan bir kadındı, daha düne kadar. Kimin daha büyük bir hataya düştüğü net bir biçimde ortadaydı. Veliaht Prens, böyle bir durumda üste çıkmasına izin vereceğimi sanıyorsa yanılıyordu. “Yanlış anlama, seni kıskandığım falan yok. Sadece madem öyle, sevgilini dinle de git şu bağ meselesini kökten çöz! Ben de kurtulayım, siz de!” Thalia memnun ifadesiyle, yüzündeki gülümsemeyi genişletirken nabzımın canımı yakacak kadar hızlı ve sert atmaya başladığını hissettim. Göz ucuyla ona bakarken az kalsın sağlam birkaç küfür kaçacaktı ağzımdan. “Sen de gülüp durma! Sana üzüldüğüm için kendimden utanıyorum!” diye bağırdım, ona doğru sert bir adım atarken. “Sandım ki senin üzüntünün sebebiyim, istemeden aranıza girdim… Ama nereden bilebilirdim bu güzel yüzünün altında kötü bir suret var!” Dudaklarımın arasından tehlikeli bir gülüş kaçtığı sırada Thalia’nın yüzündeki ifade bozarır gibi oldu. Bu kez memnun ifadesiyle gülümseyen bendim. “Ama tebrik ederim. Çok doğru bir yerde doğmuşsun. Çünkü bir tek burası senin gibi sistem yalakası, hayatının tek amacı çirkin bir düzene hizmet etmek olan ve gözü kendi bencil aşkından başka bir şey görmeyen birini alır baş tacı yapardı!”
Thalia, kaşlarını yapmacık bir mağduriyetle çatarken; oyunculuk hünerleri saniyeler içinde açığa çıkarcasına gözleri doldu. Beni her seferinde daha da şaşırtıyor, bu kadar basit bir kadın olmasına inanmakta güçlük çekmeme neden oluyordu. Güzel ve masum yüzünün, nahif tavırlarının ardında ne kadar oyuncu, sahte bir insandı... Sandığımdan çok daha akıllıydı ve aklını böyle oyunlar oynamak üzerine eğitmişti belli ki. Kedisini hafifçe göğsüne doğru çekip masum bir tavır takınarak başını severken dudaklarını aşağı doğru büktü. “Amon... Bir şey söylemeyecek misin?”
Amon’un yüzündeki ifade git gide çarpık bir hal alırken, iliklerine kadar öfkeyle dolmuş, kasları bile bundan etkilenmeye başlamış gibi görünüyordu. Parmakları istemsizce kasıldı. Gözlerim gergin eklemlerine takılırken Daimon’un da o tarafa doğru endişeyle baktığını fark ettim. Labirentin sahip olduğu, iç içe geçmiş çitlerin hepsi aynı anda içe doğru bükülüp Amon’a eğiliyormuş gibi göründüler, birdenbire. Hemen ardından labirentin bir parçası olan ve başları göğe değen, kalın gövdeli ağaçlar, çiçekler ve sazlıklar da eğildiler Amon’un yüksek seviye ruh gücüne karşı. Üstümüzden kuşlar uçuştu telaşla, tünedikleri dallardan kaçıp. Hanedan Kulesinin muhafızlarının taşlı zeminden çıkan uyumlu ve telaşlı ayak sesleri duyuldu önce. Bir şey olduğunu sanıp müdahale etmek, Amon’u korumak için koşuyorlardı labirentin derinliklerine doğru. Fakat... Aslında olan şey; Amon’du. Patriam sınırları içindeki en tehlikeli, en güçlü ruh... Onu korumaları değil, diğer başkent sakinlerini ‘ondan’ korumaları gerektiğini bilmiyorlar mıydı? Amon’un ne denli yıkıcı bir güce sahip olduğunu görebilen tek kişi ben miydim gerçekten?
Bize doğru yaklaştıkça yaklaştılar. Sonunda, Amon’un varlığını fark ettikleri noktada, bir tabur asker aynı anda durdu. Tıpkı labirentte bulunan her şey gibi başlarını öne eğdiler, saygıyla. Korku... İçlerine işlemiş gibiydi. Patriam bir korku hükümetiydi ve bu lanet kente Amon’dan daha uygun bir kral düşünülemezdi... Gelecekte Patriam’ı olduğundan çok daha baskıcı, korku dolu günler bekliyordu. Amon bakışlarını muhafızlara çevirirken etrafa buz gibi bir hava yayıldı sanki. “Defolun! Kuleyi boşaltın hepiniz!” diye bağırdığı an, muhafızlar insanüstü bir hızla gözden kayboldu.
“Amon sakin ol! Durduk yere ortalığı ayağa kaldırma! Beni de müdahale etmek zorunda bırakma!” Daimon sırtını dikleştirerek, ihtiyatlı ve uyarıcı ses tonuyla konuşmuş olmasına rağmen, Amon bunu bir tehdit olarak algılamış gibi gözlerini kıstı. Öfkeden aklını kaçırmak üzereymiş gibi görünüyordu artık.
“Bana müdahale edebileceğini mi düşünüyorsun Daimon?” diye sordu dilinin ucunu alt dudağında gezdirip o çok tehlikeli ifadesiyle sırıtarak. Daimon’un üstüne yürümeye başladığında mideme kramplar girdi korkudan. Çenesini hafifçe kaldırıp meydan okur bir tavır takındı. “Dene!”
Daimon’un uzlaşmacı ruh hali hızlı bir değişim gösterdiğinde iyice korkmaya başlamıştım. O ikisi... Hayatları boyunca birbirlerini var etmişlerdi; böylece ‘yok edebilecek’ güce de sahip olmuşlardı. Daimon dişlerini sıkıp içten içe sakinleşmeye çalıştığını belli ederek gözlerini kapattı, birkaç saniyeliğine. “Senin güvenliğin benim görevlerim arasında… Gerekirse, seni kendi öfkenden korumak için tüm gücümü kullanırım. Şimdi sakin ol, içeri geçip düzgünce konuşalım.” dedi, bu kez zoraki bir ihtiyatla.
“Şu olanların tüm suçlusu sensin! Geldiğin günden bu yana kimsede huzur bırakmadın!” Duyduğum tiz sesle bir uykudan uyanmışım gibi dalgınca başımı kaldırıp Thalia’ya baktım. Bana suçlamayla, öfke ve kıskançlıkla parlayan gözleriyle bakıyordu. Burnumdan derin bir soluk verip ona doğru küçük bir adım attım, konuştuğu herhangi bir şeyin üzerimde büyük ya da küçük bir etki yaratmayacağını, bu şekilde ifade ederek.
“Siz ben doğduğumdan beri benim huzurumu kaçırıyorsunuz Patriam halkı olarak! Oh, çok iyi yapmışım! Daha çok kaçıracağım huzurunuzu!” dedim, alaycı bir ifadeyle başımı yana doğru eğerek. Thalia, büsbütün sinirleri bozulmuş gibi çenesini sıktığında, yüzümde zafer dolu bir gülümseme belirdi. Benimle baş edebileceğini sanması bile, ne kadar şuursuz ve boş egoya sahip biri olduğunu ispatlar nitelikteydi.
Amon, bu çaprazlama laf atışmalarından ve ortamın kaotikliğinden sıkılmış gibi başını eğdi bir an için. Ardından bana doğru sert, beklenmedik bir hamle yapıp kolumdan tuttu sıkıca. Beni evcilleştirdiği bir hayvanmışım gibi peşinden sürüklerken tek kelime etmedi. Bense sinirden patlayıp infilak edecekmişim gibi hissetmeye başlamıştım. Kolumu sertçe çekiştirip çırpınıyor, onun baskın gücünden kurtulmanın bir yolunu arıyordum. Amon sonunda bu gereksiz çırpınışlarımdan da sıkıldı. Beni bir kuş tüyü kadar hafifmişim gibi kaldırıp omzunun üstüne attı ve hızlı adımlarıyla yürümeye devam etti.
“Amon Lima’yı bırak!” Daimon’un mantıklı yanı ilk kez tamamen devre dışı kalırken arkamızdan gelmeye ve bağırmaya başladı. Amon’un omzunda huzursuzca kıpırdanıp başımı ona doğru kaldırdığım sırada, çaresiz yüz ifadesiyle karşılaştım ve midem bir kez daha güçlü bir kramp dalgasıyla büküldü. Bir an sonra, gözümün önü kararır gibi oldu. Amon etrafımıza güçlü bir efsun örerken, arkamızda kalan Daimon ve Thalia ile aramızda açılan boşluğa, dibi görünmeyen bir uçurum yanılsaması inşa etti. Elbette yürümeye devam etse o çukura düşmeyecekti ama içten içe, bu efsunun spritüal gücü zedeleyebilecek kuvvette olduğunu biliyordum. Sanırım Amon bildiğinden, zaten tam da bunu amaçladığından... Peşimizden kimsenin gelmeyeceğinden emin olmak istemiş, yapabileceği en caydırıcı efsunu koymuştu ortaya. Thalia dramatik bir tavırla kendini yere bırakıp ağlamaya başladığında istemsizce gözümü devirdim. Keşke... Dert değiş tokuşu yapabilseydik onunla... Şu an hem fiziksel hem de ruhsal olarak öyle güçsüz hissediyordum ki kendimi, yumruğumu bile zorla kaldırabiliyordum havaya. Amon ise sırtına indirdiğim sert yumruklardan hiç etkilenmiyormuş, sanki parmağımın ucuyla değsem daha çok tepki verirmiş gibi bir donuklukla yürümeye devam ediyor, duygudan yoksun ruh hali her geçen saniye daha da gerilmeme neden oluyordu.
Ben… Amon beni fiziksel üstünlüğüyle, bir serçe kuşundan daha cılızmışım gibi taşırken; tek kelime etmedim. Bir noktada yumruk atmayı, hatta içten içe ona bilenmeyi dahi bıraktım. Daha önce öfkenin onlarca farklı çeşidini deneyimlemiş, açlıktan duyduğum sınıf kini yüzünden ağlamış, Patriam’a zorla getirildiğim günden beri sinir krizleri geçirmiş, hatta öfkemle yerle göğü bir ettiğim bile olmuştu. Ama… İlk kez ‘donakalma halini’ yaşıyordum. Bir yandan Amon’un yarattığı efsunun gücü beni tüketmiş, diğer yandan da, sanki içimde gezinen öfke o kadar yoğun, o kadar keskin bir hal almıştı ki kan akışımı yavaşlatmış, kaslarımı, dilim dâhil hepsini kullanılamayacak kadar gergin bir hale getirmişti. Sanki bu öfke… Gücüyle lal etmişti beni, hayatımın geri kalanında konuşmayı bırak herhangi bir nida dahi çıkaramayacakmışım gibi hissediyordum…
Hanedan Kulesinin merdivenleri olduğundan daha karanlık göründü gözüme, merdivenleri oluşturan her bir taş parçasına ayrı ayrı nefret beslememe neden oluyordu yeni ve oldukça kasvetli havası. Ama içimde patlıyordu tüm o kötücül duygular, bir türlü, dışa yansıtmanın yolunu bulamıyordum. Amon, öfkeden titreyen elleriyle beni sıkıca tutmaya devam ediyordu; ta ki Nilüfer Odasına girip kapıyı arkamızdan kıracakmış gibi çarpana dek. Beni sertçe yere, tam karşısına indirip başını yüzüme doğru eğerken gözlerinden ateşler çıkıyordu ama ses tonu… O yakıcı bakışların aksine dondurucu bir soğukluğa sahipti.
“Sen çok oluyorsun artık. Düşündüğümden daha büyük bir belaymışsın!” dedi, alnını benim alnıma yalnızca birkaç santim uzaklıkta tutarak. Sanki olabildiğince yakınımda durup, söylediği her şeyi net bir şekilde anladığımdan emin olmak istiyordu. “Şimdi beni iyi dinle! Bundan sonra protokole aykırı herhangi bir şey yapmak yok! Bütün kurallara… Hayır, bütün kurallarıma harfi harfine uyacaksın” dedi sessiz ama zehirli ses tonuyla, işaret parmağını üstüme doğrultarak. “Patriam sınırları içinde görünmezlik kalkanı yapmak yok! Gizlice birilerini dinlemek yok! Hele ki o kişi bensem!” Sürekli üstünlük taslamaya çalışmasına alışalı çok olmuştu fakat bu seferki farklıydı... Boğazımda düğümlenen öfkeyi yok etmek istercesine, sertçe yutkundum. “Daimon ile haddin olmayan bir yakınlık kurmak yok! Eğer ben yoksam yanınızda, protokol dışı konuşmalar yapmak-” birden durdu. Kendini düzeltmek istercesine başını onaylamaz bir tavırla salladı ağır ağır. “Hayır, bundan sonra benim olmadığım hiçbir yerde yan yana durmak dahi yasak! Daimon ile yalnızca ben yanınızdaysam aynı yerde bulunabilirsiniz!” diye soludu, imalı ve tehditkâr bir ses tonuyla. “Kral Armais, Patriam Krallığı ya da önemli klanlar hakkında telepatik olarak dahi herhangi bir kişiye tek kelime etmek yok! Hatta kendi kendine bunu düşünmek, aklından geçirmek bile yasak!” Adeta bir tanrı gibi buyuruyor, ağzından çıkan her emri yerine getirmekten başka çarem olmadığını açık ediyordu boğucu ve baskın tavrıyla. “Thalia ile konuşmak hatta göz teması kurmak bile yok! O da yasak! O gelip seninle konuşmaya çalışırsa dahi ağzından tek kelime çıkmayacak ve doğrudan bana gelip bildireceksin durumu! Geceleri tek başına, koruma kalkanı sağlanamayan yerlerde dolaşmak yasak! Kütüphaneye, ders saatleri dışında girmek ya da oradan benden izinsiz kitap almak yasak! Attığın her adımdan haberim olacak. Okulda kimlerle arkadaşlık kuracaksan önce bana isimlerini ve klanlarını bildireceksin! Şayet ben uygun görüp izin verirsem arkadaşlık kuracaksın!”
Amon, nefes almak için dahi ara vermeden, her kelimenin üstüne bastıra bastıra bana ültimatom çekerken hiç olmadığı kadar tehlikeli görünüyordu. Bu, mevzu Amon olduğunda çok hayret vericiydi çünkü o… Gördüğüm en beklenmedik, tehlikeli ve acımasız insandı zaten, tanıştığımız günden beri. Nasıl sürekli katlayarak arttırıyordu içindeki o salt kötülüğü?
Emirler yağdırmakla geçen konuşması o kadar uzun sürmüştü ki, duracakmış kadar yavaşlayan kanım; başkalaşmıştı. An be an hareket kazanmış, her saniyede güçlenen ve hızlanan haline somut bir şeymiş gibi şahitlik etmiştim sessizce. Amon, soğukluğuyla içimde yaktığı ateşin farkında değildi. Çünkü en tehlikeli yangınlar, sinsi sinsi, içeriden başlardı yakmaya. İnsan anlayamazdı yandığını, tenini delip geçen alevleri hissedene kadar.
Öfkem ruhumun duvarlarına çarpa çarpa yeni alevler yaratan her bir küçük kıvılcım tanesiyle büyüdü, boyumu aştı. Öyle büyüktü ki şimdi, önceleri, gücümün farkında olmadığım günlerde tarlamızdaki üç gramlık lahanaya dadanan kurtları gördüğüm an yaşadığım içgüdüsel yanmayı hissettim karnımda. Fiziksel bir acı gibi… Sanki çok hasta olduğum o kuru kış günlerinde ateşim çıkmış, havale geçirecek hale gelmişim gibi… Dışarı çıkarmam gerekiyormuş gibi hissediyordum, eğer kurtulamazsam ondan, alev alıp ölecektim sanki… Ayaklarımın sağlamca bastığı yer altımdan kaymaya başladığında biliyordum… Ruh gücümün beni yakıp tüketmesine ve kendini boşluğa bırakmasına saniyeler kalmıştı yalnızca. Alnımın tam ortasındaki sızı… Genişledikçe genişliyor, tüm odayı aydınlatacak bir mum ışığına dönüşüyordu sanki. Bu kez bilmeden yıkmayacaktım ortalığı, en güzeli de buydu. Öfkemin yol açacağı yıkımın, Amon’u yok etme içgüdümün, ruhumdaki devasa gücün farkındaydım. Kayan yeri tabanlarımla tutmayı istedim zihnimde, ikişer kol yarattılar sanki kendilerinden, bir an sonra, daha önce hiç olmadığı kadar sağlam basıyordum. Bir şeyi yok etmek için, önce ona hükmetmek gerekirdi çünkü.
Zeminde oluşan çatlaklar saliseler içinde kocaman bir yarığa dönüştü. Bunu ben yapmıştım... Bu kez isteyerek. Amon ile aramıza açtığım boşluğun içinden öfkemin timsali bir fırtına koparken, odadaki eşyalar hareket etmeye başladı. Adeta zelzele kopuyor, taş duvarlara tsunami vuruyordu. Banyodaki tüm musluklar patlayıp akmaya başladığında benim bile beklemediğim bir tazyikle odaya yayıldı saniyeler içinde. Sanki birazdan Hanedan Kulesini koca bir enkaza çevirecekti.
Bizzat ellerimle yarattığım fırtına beni bile yerle bir edecekmiş gibi bir keskinlikle yayılmaya devam ederken nefesim kesildi. Öyle bir güç ortaya çıkarmıştım ki, başta bile isteye yaptığım dışa aktarım, bir noktadan sonra benim kontrolümden de çıkmıştı; özgürlüğünü ilan ettiği o nokta, ölümcüldü. Fakat ben… O an o kadar karartmıştım ki gözümü, Amon Fama’yı bu dünyadan silmek pahasına kendimi feda etmekte sorun yoktu.
“Beni Moira bağıyla efsunladınız, aklımı bulandırdınız diye sana bir an için itaat etmem senin aklını bulandırmış Amon.” diye bağırdığımda sanki sesim bile o tazyikli suya dönüşmüş, sertçe duvarları dövmüştü. Yerin dibinde hissettiğim ani sarsıntının sebebi, yıkımla dolu kelimelerimdi. “Unutuyorsun... Ben kural nedir bilmez bir taşralıyım. Sırf iradem dışında bana yaptığınız o lanet bağ yüzünden bir gündür kendime yakışmayacak şeyler yapıyorum, seni alttan alıyorum diye beni tekrar hafife alma gafletinde bulundun.”
Amon’un gözleri aşınmaya başlayan duvarlarda, odanın zemininin tamamını kaplayan çatlaklarda, içimdeki öfke ateşini cömertçe dışa vuran tenimde dolaştı uzun uzun. Sanki söylediklerimi duymuyor, o an için ‘yaptıklarımla’ ilgileniyordu yalnızca; gücümle… Tüyleri bile ürpermemiş, gözü dahi seğirmemişti ruhani saldırımın karşısında. O her daim, hiç kimsenin ve hiçbir gücün karşısında eğilmeyeceğini kanıtlarcasına dimdik duran sırtı, şimdi olduğundan bile daha dikti sanki. Ama gözlerinden… Elle tutulur bir şaşkınlık okunuyordu. Kendi de farkında değildi muhtemelen, o an bana nasıl baktığının… Beklenmedik gücüm veliaht prensi hayrete düşürmeye yetmişti, belli belirsiz de olsa… Duvarlardan sızan gölge eller Amon’un boynuna sarıldı. O, bunun saldırının bir parçası olan ve herhangi bir fiziksel etkiye sahip olmaksızın onu gafil avlamaya çalışan bir yanılsama olduğunu biliyordu elbette. Kımıldamadı. Kadim kitapta okumuştum ben bile gölge elleri, Amon üç yaşından beri dinliyor olmalıydı o ellerin neden olduğu savaş zaferlerini. Tabii ki o hikâyelerdeki güçlü kumandanların gölge elleriyle kıyaslanamazdı bile benim yarattıklarım. Fakat ilk denememde imgesel olarak başarmak bile gururumu okşamıştı.
“Ben sana itaat edecek biri değilim. Hiç olmadım.” Küçük düşer gibi hissetmek üzere olduğumu fark ettiğimde, ellerimi Amon’un boynundan çektim ve duvarlara geri sakladım hayaletlerini. Ses tonum az evvelki kadar yüksek bir tonda değildi. Alevlerim etrafımdaki fırtınaya dönüştükçe, içim soğumaya başlamıştı yavaş yavaş. Yine de öfkemi taze tutuyor, gözlerime mani olmuyordum, kıvılcımlar çıkarmaları konusunda. “Bu okulda kurduğum bağlar, konuşmayı tercih ettiğim insanlar beni ilgilendirir. Kendini Gök Tanrılarından biri falan mı sanıyorsun sen, ne bu kibir?” Kaşlarım üstten bir tavırla yukarı doğru kalktı, kollarımı göğsümde birleştirip sahte bir iç çektim. “Sana serbest de birileriyle kuytu köşede buluşmak, bana değil mi?” Neyi ima ettiğimi biliyordum. Neyi ima ettiğimi… Biliyordu. Yüzündeki ifade başkalaşmaya başlamıştı bile. Burnumdan soluyarak güldüm. “İstediğimle istediğim yerde buluşur, istediğim dilde konuşur, istediğim samimiyeti kurarım!” dedim başımı hafifçe yana doğru eğerek. Amon dudaklarını sıkıca birbirine bastırdığı sırada boynundaki iki damar aynı anda seğirdi. Ama ben durmadım. Başımı ağır ağır iki yana sallarken donuk bir ifade takındım bilerek. “Hiçbiriniz engel olamazsınız bana! Eğer dilerseniz öldürürsünüz beni, ben de kurtulurum bu yerden!”
Amon’un gözlerinden okuduğum şaşkınlık somut bir öfkeye dönüştüğünde mavilerinin içinde kristalleşmiş buz parçaları oluştu sanki. İçinde biriken o öfke benim aksime yakıcı değildi. Kollarım üşümeye, dudaklarım istemsizce titremeye başlamıştı, yalnızca bir an sonra. Parmak uçlarından taşan enerji, bir soğuk hava dalgası olarak odayı doldururken her şey durdu sanki. Devasa bir buz kütlesinin içine hapsolmuş gibi… Gözleri usulca kapanırken burnundan derin bir nefes çekti içine; kendini tutmaya çalışıyordu sanki… Gücünün aşırılığını dizginlemeye çalışırken ilk kez dik duruşunun bir an için yalpaladığını gördüm… Moira törenini düşündüm… O koca demir kütleyi nasıl tuzla buz ettiğini, hem de saniyeler içinde… Eğer şu an iradesini bu kadar yoğun kullanmasa Hanedan Kulesi de tuzla buz olacaktı belki de… O an körelmiş bilincimle; keşke dedim. Benim gücüm ona yetmiyordu şu an için. Ama o isterse tüm Patriam’ı kendiyle birlikte yok edebilirdi. Ve benimle…
Amon’dan korkmuyordum, üşümekten de yanmaktan da korkmadan büyütülmüş bir yabani taşralıydım ben sonuçta. Ama kulağıma değen kaplan kükremesi… Yarım saniyeliğine de olsa irkilmeme neden oldu. Refleks olarak etrafıma bakınırken Amon’un tek kaşının huzursuzca kalktığını fark ettim. Kaplanın sesi o anda kesildi.
Hala korkusuz hissediyordum kendimi ama hafiften tedirgin olduğumu da itiraf etmek zorundaydım kendime. Tedirginliğimin üzerine gittim. Amon’a doğru sert bir adım attım. Yarattığım oyuğun kıyısında dikildim. Gözlerimdeki kıvılcımlar, yerli yerinde duruyordu, güçlü bir biçimde hissediyordum hala yakıcı tabiatlarını…
“Bir gün seni öldüreceğim Amon. Bir gün seni öldürüp Kızılgedik'e atacağım.” dedim çenemi dikleştirerek. “Baban olacak o kral bozuntusu ve tüm klanınızla birlikte!” Amon’un yaydığı enerjinin etkisiyle soğuyan ses tonuma tezat, neşeli bir gülümseme oturttum dudaklarıma. “Yasaklamıştın değil mi kral hakkında konuşmamı?” Gözlerim istemsizce kısılırken yüzümü tavana kaldırıp bağırmaya başladım. “Kral Armais eğer beni duyuyorsan kulağını iyice aç! Senden-“ Cümlemi yarıda kesen şey Amon değildi, bendim… Yarattığım fırtınanın başıboş rüzgârıydı… Bir yaprak gibi sallanmaya başladı bedenim. İlk kez korktuğumu hissettim, kendimden. Yumruklarımı sıkıp gücümü sabit bir noktaya toplamaya çalışırken yarığa düşmemek için ayak diredim sertçe. Bedenimin yetkisini az da olsa elime aldığımı hissettiğim ilk an, geriye doğru adımladım iki kez, çukurumdan kaçmak için. Bir şeyler ters gittiğinden daha da öfkeli hissettim kendimi. Amon’a karşı hissettiğim kuvvetli kin, gücümü kontrol edemediğimden kendime karşı duyduğum öfkeye karıştı. “Seni ve kurduğun düzeni yıkan kişi ellerinle seçtiğin gelinin olacak! Çok övündüğün gibi keşfedeceğim bu büyük gücümü, her ne boksa bu, asla bu berbat düzeni beslemeye ya da senin bencil oğlunun karısı olmaya kullanmayacağım!” Yüzümü yeniden tavana doğru çevirebilecek kadar güçlendiğim için rahatlamıştım. Kadim kitapta okuduğum gibi… Patriam Seçkinleri Akademisi’nin sınırları içinde, krala karşı kötü bir laf edersen duvar cinleri bunu aklına kaydeder, buldukları ilk fırsatta kralın yaverlerine bir bir anlatırlardı, şikâyet ederlerdi. Ve bu, cezalandırılmaktan başka bir yola çıkaramazdı seni çünkü duvar cinlerinin sözü senetti. Tanrılar… Onlara yalan söyleme yeteneği bahşetmemişlerdi, belki de sırf bunun için; daha iyi bir muhbir hayal edilemezdi. Umarım beni fişlemek için akşamı bile beklemezlerdi. Çünkü yalnızca Armais’in duymasını istediğim sözler dökülüyordu ağzımdan. “Yeter artık! Kansa kan, savaşsa savaş!” diye bağırdım avazım çıktığı kadar. Öyle ki, kendi sesimin kuvveti yüzünden sendeledim. Az kalsın düşecektim o yarığın içine. Bakışlarım bir boşluktan ibaret olduğunu sandığım yarığa kaydığında şaşırdım kaldım. Ruhumun oluşturduğu girdap, odadaki her şeyi içine çekmeye başladığında gözlerim büyüdü bir an için. Amon’a fırlattığım abajur, odanın öteki ucundan duvarlara çarpa çarpa gelip yarığın girdabına kapıldı. Ayaklarım karıncalanıyor, kendimin boşluğuna düşmek, yok olmak üzereymişim gibi hissediyordum… İçgüdüsel olarak omuzlarımdan iki bağ çıkardım tavana doğru; bunu ne kitap da okumuştum ne de Daimon’dan öğrenmiştim. Sadece, kriz yönetimi anında aklıma gelen ilk şey, beklediğimden daha hızlı işe yaramıştı. O kalın urgana benzeyen iki bağ beni tavandaki görünmez parmaklıklara bağladı. Böylece sağlama almış oldum kendimi. Amon’un urganlara ya da başka herhangi bir desteğe ihtiyacı yok gibi duruyordu. Yarığın dibinde kıpırtısızca dikiliyor ve buz gibi suratıyla beni izlemeye devam ediyordu. “Sizi açıkça tehdit ediyorum! Benim başımı daha küçükken ezin bence! Yoksa sizi-“
Amon’a meydan okurken dalgalanan saçlarım yüzüme çarpıyor, fırtınanın kuvvetinden dişlerim takırdıyordu. Yine de tüm gücümle konuşmaya direnmiştim, o ana kadar… Dizlerimin üzerine çöküp yüzümü, korumak ister gibi öne eğdiğimde cümlemi yarım bırakmak zorunda kalmıştım. Amon’un önünde diz çökmüş gibi görünüyor olabilirdim uzaktan ama bu göz yanılsamasından fazlası değildi. Beni diz çöktüren kendi ruh gücümdü… Ruhumun zemine inip ayaklarımın altından çıkmaya, aşağı doğru akmaya çalıştığını hissettim o an, girdap bu kez de ruhumu hedefine almış, kendine çekiyordu tüm kuvvetiyle. Sanki ruhumu emiyordu.
Gözlerimi sıkıca kapatıp ışıksız karanlıkta Daimon’un dün akşam öğrettiği ipleri aradım. Zihnimin içinde oraya buraya koşuyor, bir türlü tam olarak odaklanamadığımdan mı, tek bir parça ip dahi göremiyordum. İçine bizzat beni çekmek üzere olan yıkım, yine ben tarafından yaratılmıştı. Kendimi kontrol etmenin bir yolunu aradım, çaresizce. Saatler süren bir koşu yapmışım kadar yoruldum… Dizlerime sabitlemeye çalıştığım ellerimden biri kayıp beni yüzüstü düşürdü. Gözlerim bir anlığına zihnimden kurtulmak istercesine açıldı ve gerçeklikle yüz yüze geldim. Girdaba doğru sürüklenen bileğimi, yarığın içine çekilmek üzerede direnen üst bedenimi, kuşbakışı görür gibi oldum…
Karnıma sarılan kuvvetli kol beni geriye çekerken gözlerimin önü karardı. Ayaklarımız yere basmıyordu; yarıktan olabildiğince uzak bir noktaya taşıyana kadar beni, zeminin birkaç metre üstünde süzüldü. Sırtım göğüs kafesine yaslanmış, başımın arkası boyun girintisine yerleşmişti… Bu yakınlık beni daha da tüketirken, öfkeden kuleyi başımıza yıkıp içindeki muhafızlar dahil herkesi yok edecekmişim gibi hissettim. Tüm bedenim aynı anda titrerken öte yandan Moira etkisine girmekten korkuyordum, bir kez daha… Amon’a o haddi yeniden verme fikri… Dünyaları başıma yıktı!
“Dokunma bana!” diye bağırdım histerik bir ses tonuyla, ayaklarım yere değer değmez kendimi Amon’dan kurtarırken. Geriye doğru yürüyüp sırtımı duvara yasladım, güvenilir bir dayanak arar gibi… Bakışlarım yarığa kaydı; yok olmuştu. Amon’un benim bakışlarımı takip eden gözlerinde, parlak küstahlık ışıltıları peyda oldu. Burnumdan nefes vererek güldüğüm sırada, sahip olduğum son güç kırıntılarını toparlayıp Amon’a başkaldırdım, bugün için son sözlerim olmasını umarak... “Ne o? Ne o gözlerindeki küstahlık? Daha derslere bile girmemiş, hayatında Patriam'a gelmemiş bir kızın isyanını bastırabilmeni meseleden mi sayıyorsun yoksa?” Başımı onaylamaz bir ifadeyle, ağır ağır salladım. “Kuralların yere batsın, Patriam’ın da, baban da sen de!”
Amon aramıza açtığım mesafeden memnun olduğunu belli edercesine kımıldamıyor, sert ifadesiyle, bana öylece bakmaya devam ediyordu. İçimde hissettiğim ve gözlemlediğim her şey iç içe geçti. Amon’un kendini sıkmaya, iradesini sağlam tutup gücünü kontrol altına almaya çalıştığını hissettim. Sanki… Ortalığı savaş alanına döndürmek için, ağzını açması yeterliydi… Sertçe çenesini sıktı.
Gözlerimi ondan kaçırıp gücünü hafife aldığım her an hakkında derin düşüncelere daldığım sırada odanın etrafına örülmüş saydam duvarı gördüm… Ne zamandır buradaydı? Ah… Elbette en başından beri… Amon mu örmüştü bu koruma kalkanını yoksa uzaktan seslerimizi duyan ve endişelenen Daimon mu? Kral Armais’i, muhafızları ve yaverleri bırak; duvar cinleri bile duymamıştı söylediklerimi… Ama o an, o kadar yorgun hissediyordum ki, hem bedenen hem de ruhen tüketmiştim kendimi. Bu yüzden isyanımı sonraya ertelemenin en iyisi olacağına karar verdim. Zaten ne o kalkanı aşmak ne de tekrar aynı şeyleri dile getirmek için gücüm kalmamıştı hiç…
Üstündeki çarşafların söküldüğü, yastığın uçup gittiği, tül cibinliğin yırtıldığı yatağa doğru yürüdüm. Enkaza benziyordu, tıpkı benim gibi… Sırt üstü uzanıp gözlerimi kapattım, günlerdir bu anı bekliyormuşum gibi bir hızla. Ruh gücümü kontrollü bir şekilde dışa vurmayı öğrenmemiştim henüz… Kontrolsüzlük ise beni tüketecek noktada yoruyor, bitap düşürüyordu…
“Git nerede uyursan uyu ama sakın bana yaklaşma! Protokolün de yere batsın... Çıkmamız gereken saat gelince çıkarım, umarım bir daha da yüzünü görmem!”
Mümkünmüş gibi...
“Ve bana yaptığın o kâbus efsunu mudur ne boksa sakın bir daha yapma” Amon’un bir anlığına çatılan kaşlarını görmedim, hissettim. Ağzını açıp bir şey söylemeye tenezzül etmediğinde ben çoktan vazgeçmiştim kafa yormaktan, anlık şaşkınlığı konusunda. Umursadığım tek şey ruhumu ve bedenimi dinlendirmekti o an. Zihnimde birkaç kat taş örüp kendimi, o an bana yetecek kadar korumaya aldıktan sonra yan döndüm ve cenin pozisyonuna geçerken usulca esnedim. “Şimdi uyuyacağım. Azıcık savaşçı gururun olduğunu düşünerek, bunun yalnızca bir savaş mektubu olduğunu ve asıl savaşımızın sonra başlayacağını bilir ve saygı duyarsın diye düşünüyorum Veliaht Prens.” dedim yarı uykulu sesimle, söylenir gibi. Amon… Güldü mü? Onu duyamadım, ama içimde bildim bunu. Muhtemelen yorgunluğun verdiği anlık bir yanılsamaydı. “Veliahtlığın batsın...” Uykuya dalmadan önce hatırladığım son şey, son gücümle mırıldandığım o iki kelimeydi…
Uyuyup yorduğum bedenim azıcık güç kazansın istemiştim aslında. Ama mümkün olmadı. Beynim zehir gibiydi. Bedenimin kıpırdayacak hali yoktu, göz kapaklarım taş gibi ağırdı. Ama zihnim bir türlü savaş modundan çıkamıyordu.
Tüm gece, o odada olan biteni en ince ayrıntısına kadar duydum. Daimon’un odayı basışını, Amon’u sürükleyerek odadan çıkarışını, Gölge Oda’da ikisinin arasında geçen kavganın gürültü patırtısını, Amon’un sonrasında odaya dönüp sinirden bir şeyleri tekmelediğini… Her şeyi. Ama umurumda değildi.
Bencillikse, bencillikti… O an, kendimden ve intikam planımdan başka bir şeye enerji harcayacak gücüm yoktu.
Protokole uygun olarak hareket etmemiz gerektiği için sabahın yedisinde Daimon bizi uyandırmaya geldi. Az sonra sürü halinde odaya doluşacak olan Patriam’ın yüksek rütbeli görevlileri görmesin diye birkaç saat önce yarattığımız tahribatı toparlıyor, başını işinden bir an olsun kaldırmıyordu. Sanki o odada güllük gülistanlık bir gece geçirmişiz, başkentin veliaht çiftine özel tertip edilen ve adeta bir ritüel görevi gören geceyi ‘aşkımızı’ perçinlemek için sonuna kadar kullanmışız gibi bir izlenim oluşmasını sağladı. Bunu yaparken, öyle öfkeliydi ki ben en kenardaki masada bizzat kendi elleriyle getirdiği sıcak kahveyi içip onu izlerken, tek bir saniye dahi göz teması kurmadı benimle. Amon ise, balkonda yüzü bana ve Daimon’a dönük şekilde oturup burnumun direğini sızlatan bir keskinliğe sahip olan ve adını bilmediğim içkisini yudumladı ağır ağır. Bir önceki gece söylediği şeylerde ciddi olduğunu kanıtlar gibi, koyu bakışlarını benim ve Daimon’un üzerine dikmişti. Odanın yüksek tavanına yakın bir konumda hareket eden ve zırh görevi gördüğünü bir şekilde bildiğim kara bulutlar, içimi daraltıyordu. Bunlar, bu odada telepati kurulmasını engellemek için yaratılmıştı. Amon’un işiydi yüksek ihtimalle. Daimon ile mümkün olan herhangi bir yolla iletişim kurmamamız için kendince önlem almıştı. Hoş… O an Daimon ile konuşacak gücüm de isteğim de yoktu zaten, Prens boş yere yoruyordu kendini. Daimon’u zor durumların içine sokmak, başına bela almasına neden olmak; bir olasılık olarak bile hoşuma gitmemişti hiç. Eğer gerçekten planladığım gibi başkenti tarumar edeceksem, Daimon’u bundan uzak tutmam gerekecekti. İntikam planlarında, zaaflara, aşil topuklarına yer yoktu. Bu, kendi başıma vermem gereken zayiatsız bir savaş olacaktı.
Sekize doğru güzel giyimli hizmetkâr kızlar bize özel hazırlanan çay ve çeşit çeşit kurabiyeyi, tuzlu hamur işini ve pastayı getirip servis ettiler. Bunlar, görünüşte PSA’da yediğim güzel yiyeceklere bile benzemiyorlardı; her biri özenle süslenmiş, eşine benzerine rastlamadığım servis tabaklarına konulmuşlardı. Üçümüz de tek bir lokma yemedik. Tek bir laf çıkmadı hiçbirimizin ağzından. Masanın başında, birbirlerinden olabildiğince uzakta oturan üç işlevsiz gölgeden farksızdık. Ve zırh bulutları içimi daraltmaya devam ediyordu. Zihnimde Daimon’un telkin edici sesini duymak, bir ihtiyaçtı. Kahvaltıdan daha büyük bir ihtiyaç.
Geleneksel sabah rutini, rütbeli görevlilerin protokole uygun bir nezaketle gelip bizi bağımız için tebrik etmeleriyle devam etti. Ellerinde tuttukları renk renk çiçekleri bize hediye ettiler; Kral Armais’in parlak bir kalemle yazdığı notla birlikte… Neymiş, bir ömür mutluluklar diliyormuş… Amon’u hatta Daimon’u şaşırtarak, bir saatlik ketumluğumu sahte bir minnetle kırıp görevlilere teşekkür ettim. Artık dikkat çekmeden, kendimi şüphe oklarından uzak tutarak yapmam gerekiyordu ne yapacaksam. Daimon bir daha benim öfkemden yarılıp çöken zemini spritüal gücünü harcayarak kapatmak zorunda kalmamalı, çok sevgili müstakbel kocamı, hiç beklemediği bir anda gafil avlamalıydım.
Görevliler, ikram sofrasına hiç dokunulmadığını fark edince şaşırır gibi oldular. Okula döndüğümüz sırada, bizi yatak odalarımızın yerine, doğrudan okulun yemek salonuna yönlendirip masamıza kadar eşlik ettiler. Artık Amon’un Moira eşi ve kabul etmesem de Fama klanının bir parçası olduğum için Fama masasında yemek yemem gerektiği söylendiğinde, çok sevgili Min’i ve babamın klanının üyelerini görmezden gelmek zorunda kaldım. Famalıların masası Tarlus’tan çok daha farklı bir ambiyansa sahipti. Klan üyelerinin her biri, yüksek kalite, şık okul kıyafetlerinin içinde, samimiyetten uzak, burnu havada sohbetler ediyorlardı. Min uzak bir noktadaki masasından endişeli gözlerle bana kaçamak bakışlar atıyor, sanki iyi olup olmadığımdan emin olmaya çalışıyordu. Değildim. Ama öyle görünmekten başka çarem yoktu. Kahvaltının ortasına doğru masadaki herkes, sözleşmiş gibi bir önceki geceyi konuşmaya, bizim ne kadar yakışan bir çift olduğumuzdan bahsetmeye başladılar. Bu, diğer masalar içinde geçerliydi sanki. Yemek salonundaki herkesin gözü üstümüzdeydi ve durmaksızın bize bakarak bir şeyler fısıldaşıyorlardı aralarında. Bir an sonra Somia ile göz göze geldim. O da kendi klanının masasından heyecanlı ve meraklı gözlerle bana el sallıyor heyecandan yerinde duramıyormuş gibi görünüyordu. Başımı eğerek ve gülümsemeye çalışarak karşılık verdim yavaşça.
Thalia kahvaltıda yoktu, hasta oldum bahanesiyle inmemişti yemek salonuna. Daimon sessizce, tabağına yerleştirdiği ve bıçağıyla küçük küçük böldüğü peynir ve birkaç çeşit meyveyi yavaş yavaş yiyor, sanki sırf bir şeyle meşgul görünmek için ağzına attığı lokmaları zar zor yutuyordu. Bir kere bile konuşmadı. Ona bire bir soru sorulduğunda bile başını belli belirsiz eğerek yanıt verdi. Amon ise gerekmedikçe ağzını açmıyor, yapmacık ifadesiyle kendini gülümsemeye zorlayarak tebrikleri kabul ediyordu. Ben, en azından teşekkür etmek, evet ya da hayır demek için kımıldatıyordum dudaklarımı ama yine de çok acıkmışım, olabildiğince yemeğimle meşgul olmak istiyormuşum gibi davrandım bir noktadan sonra.
Kahvaltı sonrası, dersliklerin olduğu kata çıkmak için merdivenlere doğru yöneldim. Daimon ve Amon’a tek kelime dahi etme gereği duymadan… Onlar da kendi sınıflarına geçtiler.
Koridorların boş olduğunu fark ettiğim noktada adımlarımı telaşla hızlandırıp ‘Patriam ve Sanat’ dersliğine ulaştım nefes nefese. Bayan Ysandra çoktan sınıfa girmiş, hatta ders anlatmaya başlamıştı bile. Çekingen bir tavırla içeri girip geç kaldığım için özür dilemek üzereyken Bayan Ysandra fevri bir tavırla bana doğru döndü. Belli ki azar yemem gereken bir andı bu. Ama sonra, yaşlı kadının yüzündeki ifade yumuşadı saliseler içinde. Ah... Elbette PSA hudutları içinde Veliaht Prensese azar atmak akıl karı değildi. Yılların öğretmeni bile olsan, cesaret edemezdin buna...
“Geç Limacığım.” dedi kadın, nazikçe gülümseyerek. Midem bulandı.
Somia, arka sıralara yakın bir noktada, yanında kızıl kıvırcık saçlı bir oğlanla oturmuş, sınıfa adım attığım andan itibaren bakışları bana kitlenmişti. Kesik bir nefes alıp hemen arkasındaki boş sıraya yerleştim ve açık pencereden gökyüzünü izlemeye başladım dalgın bir ifadeyle. Somia ilk fırsatta arkasını dönüp kollarını sırama yasladı. Meraktan ve heyecandan manik bir ruh haline geçmiş gibi görünüyordu.
“Bana her şeyi anlatmak zorundasın Lima Fama! Dünden beri kafayı yiyorum meraktan!”
Gözlerimi devirmemek için kendimi son anda tutup başımı sallayarak onayladım onu, en azından şimdilik geçiştirmek için. Somia memnun bir ifadeyle göz kırpıp önüne döndüğünde rahat bir nefes aldım.
Bayan Ysandra Patriam’ın kahramanlık şiirleri, efsane zaferler hakkında yazılan tarih kitaplarındaki edebi öğeler ve başkentin ne kadar şiirsel, ne kadar övünç dolu bir tarihe sahip olduğu hakkında bir şeyler zırvalarken başımı sıraya yaslayıp gözlerimi kapattım. Keşke duyma yetimi kaybedecek bir efsun bilseydim diye düşündüm o an. Sanki çok umurumdaydı şişirilmiş savaş destanlarınız, boyayıp süslediğiniz ve masumane göstermenin bir yolunu bulduğunuz geçmişiniz... Bana şiir değil savaş öğretin, belki o zaman uyumadan dinlemeyi başarabilirim bu zırva derslerden birkaçını...
Öyle yorgundum ki bu yorgunluk keşke sadece bedenimle sınırlı kalsaydı, o zaman baş edebilirdim belki. Zihnim de ruhum da bedenimle birlikte tükenmiş gibiydi. Sarhoşlukla geçen bir akşamın ve uykusuz geçen bir gecenin ardından uyuyakalmak için yalnızca üç saniyeliğine gözlerimi yummak yetti...
***
Rüyamda yine annemi görüyordum. Rüyamda... Kasımpatı Köyü’ndeydim. Hava, sonbahar gibi kokuyordu. Kurumuş yapraklar toprakla raks ediyor, uzaklardan çan sesleri geliyordu; boşta sallanan, kime çaldığı bilinmeyen çanlar.
Annem oradaydı. Çiçeklerin arasında.
Başındaki beyaz yazma, rüzgârın dokunuşuyla ağır ağır savruluyordu. Eteğinin ucunda ıslak toprak izleri vardı. Ama o hiç oralı değilmiş gibi, diz çökmüş, elleriyle toprakla oynuyor, bir şey ekiyordu. Çevresi baştan ayağa kasımpatılarla çevriliydi. Moru, sarısı, beyazı... Renkler öyle canlıydı ki neredeyse gözümü alıyordu. Hatta birkaç tanesi nefes alıyor gibiydi.
“Anne...” dedim. Sesim kuş cıvıltısı gibi, tanınmazdı.
Annem başını kaldırdı. Ama yüzü yoktu. Sadece bir çiçek; yüzünün yerinde bembeyaz bir kasımpatı açmıştı. Korkmadım. Hâlâ annemdi çünkü. Öyle hissediyordum.
Ama sonra... Çiçekler annemin etrafında hareket etmeye başladı. Önce usulca, sonra gittikçe hızlanarak. Sanki bir girdaba dönüşüyorlardı. Toprak kararmaya, çamura bulanmış gibi kabarmaya başladı. Ve annemin dizlerinin altından çatlaklar açıldı.
“Anne, kalk oradan!” diye bağırmak istedim. Ama sesim çıkmadı. Kıpırdayamıyordum bile. Bedenim, sanki çiçek saplarıyla yere bağlanmıştı. Ayak bileklerim yanıyordu. Evet, yanıyordu. Gerçekten. Derimi yakan, kemiklerime işleyen bir sıcaklık.
Ama hâlâ rüyadaydım. Değil mi?
Toprak annemi çekmeye başladı. Sanki onu doğurmuş ve şimdi geri isteyen bir yaratık gibiydi. Dizlerine kadar içine aldı. O bembeyaz çiçek-yüz bana döndü. Ve... Gülümsedi. Ama bu gerçek bir gülümseme değildi. Çiçek taç yaprakları yavaşça düşmeye başladı. Her yaprak düştükçe, acı duydum. Fiziksel bir acı... Göğsümde bıçak gibi bir ağrı. Bacaklarım kasılıyor, kalbim göğsüme sığmıyordu.
“Lütfen... Uyanmak istiyorum,” diye fısıldadım. Ama toprak da beni çekmeye başlamıştı artık. Kasımpatıları büyümüş, bacaklarımı sıkıca sarmıştı. Kökleri, damarlarıma karışmış gibiydi.
Sanki ben de bir çiçeğe dönüşüyordum. Ve annem, tamamen toprağa gömülmeden önce son bir kez bana baktı. Bu kez gerçek yüzüyle. Ama gözleri yoktu. Sadece iki ayna.
Ve aynalarda ben, ellerimi yakmaya çalışırken, yaprak yaprak parçalanıyordum.
***
Dudaklarımdan çıkan belirsiz kelime çığlığıma karışırken zıplayarak uyandım. Sırtımda hissettiğim yumuşak zemin beni hayrete düşürdüğü sırada şaşkın şaşkın etrafıma bakıyor bir yandan da nefeslerimi düzene sokmaya çalışıyordum. Sanki maraton koşmuştum, soluklarım göğüs kafesimden birbiri ardınca, bir yarışa girmiş gibi bir sertlikle ve kalbimi durdurmak istercesine hızla kaçıyordu. Odamdaydım. Yatağımın kenarına çöküp başını kollarına yatırarak beni izlemekte olan Somia ile göz göze geldiğimde tamamen emin oldum bundan.
“Ben ne ara geldim buraya?” diye sordum kaşlarım istemsizce çatılırken. Somia imalı bir tavırla ve o içine bir türlü sığdıramadığı heyecanıyla gülümsedi.
“Sen derste uyuyakalınca, Min de seni odana taşıdı! Gerçi ben uyandırmaya çalıştım baya ama uyanmadın. Kıyamam, çok yoruldun tabii dün… Gece de Amon ile uyumamışsınız belli ki!” Çaresiz bir ifadeyle dudaklarım aralanırken kaşlarım bu kez başımı ağrıtacak kadar sertçe çatıldı. Başımı belli belirsiz iki yana sallarken nutkum tutulmuş gibi hissediyordum. Yaşananlar ve Somia'nın zihninden geçen düşünceler arasındaki tezat rahatsız edici bir bulantı olarak oturdu mideme. Somia farkında bile değildi o an zihnimin tamamını kaplayan karmaşanın... Yalnızca içinde kabarmış olan merak duygusuna odaklanmış gibi bir hali vardı. Yerden kalkıp heyecanla zıplayarak yatağımın kenarına tünedi. Hafifçe kolumu tutup sallayarak, “Hadi anlat! Neler oldu dün?” diye sordu sırıtarak. Duygularımı dışarı yansıtmayan donuk bir ifade takındım ve omuz silktim.
“Bir şey olmadı…” diyerek geçiştirmeye çalıştım onu. Öyle başım ağrıyordu ki iki kelimeden daha uzun cümleler kurmaya bile gücüm yokmuş gibi hissediyordum kendimi. Yaşanan her şey... Üst üste, zor ve beni allak bullak eden tüm konuşmalar... Bir cinnet anıyla oluşan ve kendimden korkmama neden olan enerji açığı... Gördüğüm kâbus... Göğe dağılan parçalarım, tıpkı bir sonbahar ağacının anti tezi gibi, yaprakların göğe dökülüşü... Annem...
“Amon ile herkesin önünde öpüşmüşsünüz Lima! Nasıl bir şey olmadı! Tüm okul bunu konuşuyor sabahtan beri!” diye bağırdı Somia, kulağımın dibinde. Kesik bir nefes aldım. Uğraştığım onca şeyin yorduğu bedenim ve ruhum düşünülünce sahip olduğu yüksek enerjiye yetişemiyordum bir türlü. Başucumdaki cam su şişesine uzanıp birkaç yudum aldım, kendime gelmem konusunda az da olsa bana destek vermesini umut ederek. Somia nefes bile almadan konuşmaya devam ediyor, bu sırada belirsiz bir noktaya dalan gözlerim, ardında dün geceyi taşıyor, olan her şeyi bir film şeridi gibi en baştan gözümün önünden geçiriyordu. Onu duymadım bile bana uzun gelen bir süre boyunca. Sonunda zihnim yeniden dış dünyaya açıldığında, Somia’nın cümlelerinden birini orta yerinden yakaladım.
“...beni bile kıskanıyorlar biliyor musun? Tabii kıskanırlar. Veliaht Prensesin en yakın arkadaşıyım sonuçta?”
Bir anlığına şaşırdım ama şaşkınlığımı dışarı yansıtmamak için dudaklarımı birbirine bastırıp gözlerimi Somia’ya doğru çevirmekle yetindim. En yakın arkadaş? Arkadaş olduğumuzu dahi sanmıyordum. Fakat söz konusu Somia olduğunda durumu bu şekilde algılamış olması akla yatkın bir olasılıktı. Yalakalık da değildi. Daha ilk günden bana on yıldır tanıdığı bir arkadaşıymışım gibi davranmıştı. Doğuştan sahip olduğu samimiyeti ayrım yapmadan, etrafındaki herkese eşit miktarda bölüştürüyordu ve kaç kişiye aşırıya kaçan samimiyetini gösterirse göstersin, tükenmiyordu da, o kadar büyük bir kalbe sahipti. Usulca gülümsedim. Patriamlıları günahım kadar sevmiyordum. Güvenmiyordum da. Ama bazıları diğerlerine göre daha az zararlıydı nezdimde, Somia da onlarda biriydi işte. Asla ‘en yakın arkadaş’ hatta yakın bir arkadaş klasmanında değildi benim için; ama kırmak istemeyeceğim, neşesini kaçırmaktan kaçınacağım kadar iyi niyetli ve neşeli bir tabiata sahipti.
“Abartıyorlar,” diyerek bir kez daha geçiştirdim onu, ağrıyan ve ağırlaşan başımı zar zor taşıyarak banyoya doğru yürürken. “Gözlerinde çok büyütüyorlar bu Moira işini…”
Ama Somia’nın peşimi bırakmaya niyeti yoktu... Ben yüzüme soğuk su çarparken o heyecandan çırpınan kalbini kontrol altında tutamıyormuş gibi, abartılı hatta manik sayılabilecek bir tavırla konuşmaya devam etti, kapının eşiğinde dikilerek. “Lima! Saçmalama lütfen! Moira Bağı birçok kızın hayalidir Patriam’da! Benim klanımdan kimse Moira’yı kullanamaz mesela. Bizim için şehir efsanesi gibidir! Öyle nadir ve öyle merak uyandırıcıdır ki-” Kendi sözünü kesip bana doğru bir adım attı, omuzlarımı tutarak bedenimi kendine doğru çevirdi ve beni usulca sarstı, neşeli gülümsemesiyle. “Lima kendine gel! Veliaht Prens ile bağlısın! Benim oda arkadaşım geleceğin kraliçesi! Benim klanım gibi piramidin altında yer alan bir klan için ne büyük bir nimet seninle aynı odada kalmak… Herkes bana bile yalakalık yapıyor biliyor musun?” Sanki beni de kendi frekansına çekmeye çalışıyor, sahip olduğum sözde nimet; Patriam’da ne kadar değerli bir şey, bunu anlamamı sağlamaya çalışıyordu. Anlıyordum ki. Asıl mevzu Patriam’ın gözümdeki değeriyle ilgiliydi, daha doğrusu değersizliğiyle... Dans eder gibi etrafında döndüğünde bir kez daha hissettim midemdeki bulantıyı. “Lima! Gelecekte Amon tahta geçtiğinde, senin, yani gelecekteki kraliçemizin yanında görevli dişi savaşçılar oluyor. Kraliyet ailesinin sarayında kalıyorlar! Beni de yanına alır mısın? Sarayı o kadar merak ediyorum ki! Yapımının kırk yıl sürdüğünü söylemişler miydi sana? Öyle büyük öyle gösterişliymiş ki, Saraya çıplak gözle baktığında bazıları baygınlık geçiriyormuş. Hoş, ben daha önce uzaktan bile görmedim gerçi... Çok korunaklı bir yerde… Bizim klanın sarayla doğrudan iletişim kurması, siyasi durumlarda dahi orayı temsilcilerimizin ziyaret etmesi yasak. Onun yerine saray temsilcilerinin kulelerine-” Elimi hafifçe yukarı kaldırıp Somia’yı durdurmak zorunda kaldım. Tek solukta öyle çok konuşmuştu ki, zaten gördüğüm kâbus yüzünden hırpalanan zihnim ve bedenim uyuduğum uykudan hiçbir şey anlamamış, azıcık bile dinlenmemişti, bir de Somia yoruyordu beni o an.
“Bir duş alsam, sonra ön bahçeye çıkıp yürüyüş yapsak… Sohbetimize de orada devam etsek olur mu Somia?” diye sordum ruh halimin izin verdiği kadar nazik bir tavırla. Somia manik ruh halinden ve çocuksu neşesinden hiçbir şey kaybetmeyerek ellerini çırptı.
“Olur, tabii ki güzellik! Sen şimdi güzelce duşunu al, bir güzel rahatla. Sonra seni ön bahçedeki gizli yerime götürürüm. Kimsecikler de olmaz orada, bir güzel sohbet ederiz! Sen de bana dün olanları detayları ile anlatırsın!”
Aynı cümle içinde o kadar çok ‘güzel’ kullanmıştı ki başım döndü. Dudaklarımı içe doğru katlayıp gülümsediğim sırada Somia bana son kez bakıp göz kırptı ve tüm tanrılara tek tek şükürler olsun ki sınırsız enerjisini de beraberinde götürerek ayrıldı banyodan.
Ah… Bir de işin yoksa yalanlarla bezeli bir masal anlat ona… Nasıl anlatabilirdim ki dışarıdan peri masalı gibi görünen şeyin bir gecede birden çok kişinin hayatını kâbusa çevirdiğini? Nasıl anlatabilirdim ki ona Amon ile sabaha kadar birbirimize zarar vermemek için odada kara delikler açtığımızı? Ya da Amon’un Thalia ile gizli saklı buluştuğunu? Somia güvenilir biriydi özünde belki, ama dedikoduyu öyle çok seviyordu ki, kötü bir niyetle olmasa dahi bunları ağzından kaçırıp zaten yeterince zor olan bu durumu büsbütün çıkmaza sokabilirdi.
Somia’nın mevcut merakının onu öldürmesinden korktuğum için alelacele duş alırken, istemsizce son birkaç haftada yaşadıklarımı kronolojik bir sıraya sokup düşünmeye başladım. Sonra da yakın geçmişi... Sıcak su bulamadığı için kış soğuğunda derede yıkanan Lima’nın Patriam’ın Veliaht Kraliçesi olmasına kadar geçen o akıl almaz süreci… Ne acayipti…
Ah anneciğim… Bu düzeni yıkmaya gücüm yeterse bir gün, seni bizzat hanedan arabalarından biriyle Patriam’a getireceğim. Onların, yapımı kırk yıl süren sarayında, muhtemelen köyümüzün büyüklüğünde olan kraliyet banyosunda sıcacık bir duş almanı sağlayacağım önce. Nasıl hoşuna gider kim bilir… Yaz aylarında kemiklerinin ısındığını söylerken nasıl da tatlı tatlı gülerdin…
Annemi özledim.
Köyümü özledim.
Arkadaşlarımı, gerçek arkadaşlarımı özledim.
Eski Lima’yı özledim.
***
Somia ile ön bahçeye çıktığımızda, gruplar halinde bahçede dolaşan öğrencilerin göz hapsindeydim yine. Ama artık o kadar alışmıştım ki bu duruma, üstünde durmadım bile. Şu an düşüneceğim son şeydi uzak bakışlar. Somia benim gibi değildi, bana dönen tüm gözlerle tek tek göz teması kuruyor, iyi niyetle bakanlara gülümsüyor kötü kötü bakanlara gözlerini benim üstümden çekene kadar ondan beklenmeyecek bir sertlikle kitleniyordu. Bunu yaparken bir yandan da durmaksızın konuşmaya, soru sormaya devam ediyor, soluk bile almıyordu.
Bulunduğumuz an benim için zor bir mesainin daha başlangıcı gibiydi. Zihnimde, saçlarımı kuruturken oluşturmaya başladığım kısa Moira masalı, temel hatlarıyla oturmuştu bile. Somia’yı sessiz kalarak geçiştiremeyeceğimi bilecek kadar tanımıştım onu ve hızlıca bir şeyler anlatıp bir süre soru sormayı bırakmasını sağlamaktan başka çarem yok gibi görünüyordu. Fakat öyle zordu ki Amon Fama hakkında, iyiye yakın bir şeyler söylemek bile... Derin bir nefes alıp Nilüfer odasının, bir yudum bile yemediğim yemeklerin güzelliğinden bahsettim önce, Amon ile kısa sohbetler ettiğimizi, bu sohbetlerin aramızdaki buzları az da olsa kırdığını söyledim. Ne büyük bir yalan! Sabaha karşı labirent ormanda kısa bir yürüyüş yaptığımıza, Amon’un beni kendi özel ormanıyla tanıştırdığına dair basit bir hikâye de uydurup konuyu kapattım. Somia, söylediğim her cümle üzerine dramatik, kesik nefesler alıyor, ellerini çenesinin altında birleştirip kendi iç dünyasında hayallere dalıyordu. Uzun uzun ne kadar yakışan bir çift olduğumuz, zamanla birbirimize deli gibi âşık olacağımız, Patriam’ın en çok konuşulan çifti haline geleceğimiz gibi beni hiç etkilemeyen varsayımlarını anlattı heyecanla. Neyse ki bir noktada yanımıza, derste Somia’nın yanında oturan kızıl saçlı çocuk geldi de, Somia beni git gide boğuluyormuşum gibi hissettiren hikâyelerine ara vermek durumunda kaldı. “Bu Risus!” diye bağırdı, genç çocuğun yanımıza gelmesine birkaç adım kala. Risus sessizce kıkırdayıp başını hafifçe iki yana doğru salladı ve hemen önümde durduğu sırada, saygıyla başını öne doğru eğip elini bana uzatmak yerine kalbinin üzerine koydu. Göz teması kurmamaya özen göstererek kendini takdim etti, bir kez daha.
“Selam!” Alaycı ifadesiyle gülümsediğinde bunun Somia’nın tez canlılığıyla ilgili olduğunu biliyordum. Ben de kibar bir gülümsemeyle karşılık verdim.
“Merhaba, ben Li...” diyecekken, o da heyecana kapılmış gibi, sözümü bitirmeme izin vermeden konuştu.
“Lima! Biliyorum tabii!” Somia yavaşça Risus'un kafasına vurdu. Protokole uygun davranmadığı için onu uyarırken yüzünde çok komik, yargılayıcı bir ifade oluşmuştu. Keyifsiz bir nefes verdikten sonra bana baktı mahcubiyetle dolu bakışlarıyla. Az kalsın kahkaha atacaktım.
“Risus da benim klanımdan. Çocukluğumdan beri kurtulamadım bu kırmızı kafalı şeyden.” diye söylendiği sırada, Risus benim neşelenen ifadem sayesinde rahatlamış gibi yüzüme baktı ve eliyle Somia’nın ağzını kapatıp bana doğru hafifçe eğilerek fısıldadı.
“Öyle söylediğine bakma, aslında bana bayılır.” dedi muzip bir ifadeyle. Somia çırpınarak ondan kurtulup bu kez de koluna sağlam bir yumruk attığında Risus omuzları sarsılarak güldü bir an için.
“Ahmak ahmak konuşma kızıl güneşim. Lima’nın yanında utandırma beni!” diye yakındı çocuksu tavrıyla.
“Hay hay, leydim.” dedi Risus elini göğsüne bastırıp kafasını hafifçe eğerek. “Biliyor musun Lima, Somia ile küçükken her oyun oynayışımızda o prenses ben onun hizmetkârı olurdum. Oradan gelen alışkanlık olsa gerek bu tavırları.”
“Ne güzel... Demek çocukluk arkadaşısınız.”
“Nesi güzel Tanrı aşkına? Yakama yapıştı, bırakmıyor peşimi. Klanımızın şehrine gidiyorum, bu orada. Evime gidiyorum, hemen karşı kulede! Okula geliyorum, sırada yanımda!” Somia bir kez daha yapmacık bir biçimde yakınırken aralarındaki bu tatlı, didişmelerle bezenmiş bağ bana az da olsa iyi hissettirdi. Kasımpatı Köyündeki bazı gerçek arkadaşlıklarım geldi aklıma... Biriyle bu tarz bir bağ kurmak, uzun yıllara yayarak yapılabilecek bir şeydi. Öyle kolay kolay hiçbir şey düşünmesine gerek kalmayan bağlar kuramıyordu insan... Aralarında devam eden komik diyaloğu uzaktan izleyen bir seyirciymişim gibi takip ederken istemsizce gülümsedim. Risus tam bana doğru dönüp bir şey söyleyecekti ki, onu gördüm; Min... Bahçenin diğer ucunda ansızın belirivermişti sanki.
“Ben bir su içeyim...” diyerek, aklıma gelen ilk bahaneyi öne sürüp Somia ve Risus’un yanından ayrıldım. Hiç vakit kaybetmeden, Min’in olduğu tarafa doğru yürümeye başladığım sırada, zihnim onunla yapacağım olası konuşmaları prova ediyordu kendi kendine.
***
“Min!”
Uzun boylu çocuk bana doğru dönerken yüzünde karmaşa, kendisini hızlıca ihtiyatlı bir ifadeye bıraktı. Gülümsemeyi bile denedi bir an için. Aramızda bir adımlık mesafe kaldığı an, başıyla arkasında kalan okulu işaret etti.
“Gel, kalabalık olmayan bir yerde konuşalım.”
Min ile kütüphaneye gittiğini bildiğim merdivenlere yöneldiğimizde içimde tuhaf bir tedirginlik peyda oldu. Sanki Amon’un önüme sürdüğü ve gerçek benliğimi hiç de alakadar etmeyen o kuralları çiğnemek, işin içinde Moira olunca bana bir şekilde zarar verecekti. Bu lanetli bağ, onu hissettiğim andan beri, bana kendimden hiç beklemediğim şeyler hissettiriyor, her seferinde ondan bir an önce kurtulmanın bir yolunu bulmak zorunda olduğumu hatırlatıyordu.
Ulu Kütüphanenin Tarlus bölümüne yürürken orada bulunan hiçbir öğrencinin dönüp bize bakmadığını fark ettim. Ki bu konunun içinde ben olduğum için biraz tuhaftı. Belki de Min, dikkat çekmememiz için özel bir tılsım örmüştü üzerimize. O an öyle derin düşüncelere dalmıştım ki tılsımın varlığını fark edecek enerjiye sahip olmamam şaşırtıcı değildi benim için. Tarlus’a özgü konularla, tarihiyle ve öğretileriyle dolu olan kitapların arasında dikildiğimizde, Min, yorgun bir tavırla arkasında duran rafa yaslandı.
“Germian Senato’ya gitmek için sabahın erken saatlerinde yola çıktı. Kraliyet Meclisinden önce onlarla görüşmek gerektiğini düşünüyor. Eğer derdimizi Yasama Meclisine anlatabilirse Kraliyetle yapılacak olası bir oturumda arkamızda du-“
“Min... Hiçbir şey anlamıyorum, benim dilimden konuşsan...” dedim sözünü keserek.
“Germian önemli birkaç adama senin sahip olduğun kökenle birlikte iki klana da eşit biçimde ait olduğunu ve Tarlus’un da üzerinde hak iddia edebileceğini anlatmaya çalışacak. Dün akşamdan beri yasalardaki açıklıkları araştırıyor çünkü durumun Patriam’da çok rastlanan bir şey değil malum... Faydalanabileceğini düşündüğü açıkları meclise sunacak ve Tarlus’un seni koruma altına alması için talepte bulunacak.”
Min’in söylediklerini dinlerken bir yandan da sıkıntıyla volta atıyordum rafların arasında. Koridorun sonuna doğru ilerleyip pencere pervazına yaslandım, yarı yarıya açık olan camdan temiz hava alma umuduyla. Ama sonra... Onları gördüm. Boş arka bahçede karşılıklı dikilmiş, gergin bir konuşmanın tam ortasındaymış gibi görünüyorlardı; Amon ve Daimon... Göğüs kafesimde hissettiğim hayal kırıklığıyla irkildim ve tam da bu anda Amon, başını kaldırıp yaslandığım pencereye doğru baktı. Göz göze geldiğimizde telaşla pervazdan çekilip Min’e doğru yürüdüm, içten içe bir canavardan kaçıyormuşum gibi hissederek. Fakat ona çaktırmadım durumu. Şu an üstünde durulması gereken çok daha önemli mevzular vardı. Amon’u değil, ondan kurtulmanın yolunu konuşmalıydık.
“Sence bu benim hiç anlamadığım yasa açıklıkları işimize yarar mı?” diye sordum aklımı bulunduğum ana vermeye çalışarak. Amon beni henüz birkaç saat önce koyduğu kuralları çiğnerken yakalamıştı. Neyse ki istediğim şey de tam olarak onu ve zehirli buyurganlığını önemsemediğimi anlamasıydı. Ama... Daimon ile ne konuşuyorlardı acaba? Aralarındaki gerginlik bir elektrik akımı gibi tüm arka bahçeyi kaplamıştı.
“İyimser bakıyorum ben.” dedi Min, düşüncelerimi bölerek. “Ama Senato oldukça sert bir mercii bir yandan da Germian için tedirginim o yüzden. Tarlus’un temsilcisi olalı yarım yıl oldu yalnızca, ilk kez bireysel olarak görüşme talebinde bulundu. Öyle gergindi ki giderken... Umarım güzel geçer. Bu onun siyasi geleceği içinde önemli.”
“Umarım...” Ne anlattığını tam olarak anlayamadığımı belli etmeden, Germian için iyi dileklerimi sunmakla yetindim, kısaca.
Min, elini göğsünün hizasında, yukarı doğru açıp gözlerini yavaşça kapattı. Ben daha ne yaptığını anlayamadan, avcunun içinde küçük bir cep kitabı belirmişti. Fakat oldukça kalındı. Kütüphanedeki hiçbir kitaba benzemiyordu. Kare bir kutuya benziyordu ilk bakışta. Üzerinde bir başlık ya da yazar adı yoktu. Taba rengi, deri kaplı cildi, oldukça eski bir kitap olduğunu ele verecek kadar yıpranmıştı. Min gözlerini açmadan, kitabın kapağının üzerine ritmik vuruşlar bıraktı. Kitap, aniden yok oldu.
“Lima, sana bu kitabı nasıl kendine getireceğini, sonra da hangi efsunla yok edeceğini öğreteceğim. Yalnızca seni kimsenin görmeyeceği bir yerde olduğundan emin olduğun anlarda çağırmalısın onu, ufacık bir güvensizlik hissettiğin anda da yok etmelisin.” dedi Min doğrudan gözlerimin içine bakarak, net bir tavırla. “Bu, Efsane Virtus ile ilgili, yasaklı bir cilt. Babanın ölümünden bu yana, çağırmayı bir yana bırak, aramak bile yasak Patriam yasalarına göre. Yalnızca benim ailem kitabı meydana çıkarmayı biliyor zaten. Uzun yıllardır, Tarlus klanı içinde, gizlice paylaşıyoruz içindeki bilgileri, el altından, yalnızca güvenilir klan üyeleri arasında konuşuluyor. O kara günden beri Virtus hakkında konuşmayı bırak, adını anmak bile yasaklandı Hanedan tarafından. Ve onu anlatan tüm kitaplar da yakılıp yağmalandı. Bu hariç, neyse ki... Bunu kurtarmayı başardık. Böylece İsyan Taburu devrinde yaşayan anne babalarımız, bize bir masal gibi Efsane Virtus’u anlatabildi dilden dile. Sen de okumalı ve anlamalısın Lima, babanın nasıl efsane bir ruh savaşçısı olduğunu, Tarlus için neler yaptığını öğrenmelisin. Fama Klanının senin gözünü boyamasına izin veremeyiz-“
“Saçmalama Min...” dedim pürüzlü sesimle, refleks olarak. Zihnim her seferinde daha da allak bullak olmayı nasıl başarıyordu, gerçekten bilmiyordum. Babam konusunda ne hissetmem gerektiğini bilmiyordum. Kime güveneceğimi bilmiyordum. Çünkü muhtemelen cevap; hiç kimseydi. Bildiğim tek şey, en çok kime güvenmeyeceğimdi... “Fama’yı evim olarak kabul etmeyi bırak, günahım kadar sevmiyorum bile! Şu an için mecburum sadece...”
“Yine de sen özünde Tarluslusun Lima ve bu yüzden Tarlus ile ilgili öğrenmen gereken her şeyi hızlıca öğrenmeli, erdemli ruhunun kökeninin nereden geldiğini anlamalısın. Zaten yüzüne bakarak bile biliyorum bunu, baştan tırnağa Tarlus öğretilerini taşıyan ruhun, evine geri dönmeli, bir an evvel.”
“Bir seçim hakkına sahip olsam Tarlus’u Fama’ya yeğleyeceğimi biliyorsun Min, onların gözümü boyamasına izin vermeyecek kadar da akıllıyım, merak etme... Sadece... Şu lanet Moira’dan kurtulmam lazım...” Korkum, Fama tarafından kandırılmak değildi. Asıl risk faktörü, Moira aracılığıyla aklımı bulandırabilecek olan Veliaht Prens’ti.
“Sen yine de dikkat et. Onların gözlerini kararttıklarında yapamayacakları şey yok. Hiçbirine güvenme, o suratsız Aiduva dâhil. Merak etme Moira için de araştırmalara başladık, bakacağız bir çaresine.”
“Peki şey... Ben bazen çok etkileniyorum Moira’dan. Etki altında olduğum o anlarda ne yapacağım?” diye sordum çaresizce.
“Ben sana öğretirim etkileri en aza indirmenin yolunu, ama burada olmaz.” dedi sesini kısarak. Birkaç raf öteden üç beş tane Tarlus öğrencisinin sesi gelmeye başlamıştı bu tarafa doğru. Artık burada yalnız değildik. “Gece 02:00’de çalışma odamda buluşalım. Tarlus katı koridorunun sonunda, solda kalan oda.”
Onu başımı öne doğru eğerek onayladım. Sesler iyice yaklaşıyordu. Arkamı dönüp ters istikamete doğru yürümeye başladığım sırada, Min de arkasındaki raftan rastgele bir kitap çekip okuyormuş gibi görünmek için başını öne doğru eğdi. Koridora çıkar çıkmaz bana doğru yürüyen iki bedenin ruhsal enerjilerini hissettim, onları gözümle görmeden önce. Ama... Yanımdan geçip gittiklerinde bana değil, kütüphaneye doğru yürüdüklerini anlamış oldum. İkisi de yüzüme dahi bakmamışlardı. İçimde oluşan tuhaf hissi yok saymaya, o an düşünmem gereken ve çok daha önemli olan konu başlıklarına odaklanmaya çalıştım. Yani... Gece boyunca yaşananlar ve kahvaltıdaki ketum tavrım düşünülünce normaldi bu hareket belki de... Ama yine de Daimon... Artık ilişkimizin bu mesafeden ibaret olacağını mı söylemişti bana az önce, sessizce? Dudaklarımı büküp derin bir iç çektim. Göğüs kafesimi tırmalayan Moira, beni büsbütün allak bullak etti. ‘Amon yüzüme bakmasın zaten!’ diye bağırmak istedim zihnimin içinde ama bunu bile beceremedim...
***
Yine gereğinden daha uzun geçen bir gündü ve ben hala bir önceki uzun günün yorgunluğunu atamamıştım üstümden. Buna rağmen direndim uykuya. Önce Somia’nın yastık sohbetinin ve tükenmeyen heyecanıyla insanların Amon ile yan yana ne kadar güzel göründüğümüzden bahsettiklerini bilmem kaçıncı kez anlatmasının bitmesini bekledim sabırla. O derin bir uykuya daldığında az da olsa rahatlamıştım. Tam karşımda duran duvar saatinin tik taklarını izledim zihnimi dinlendirerek. İkiye beş kala sessizce kalktım yatağımdan. Bir hayalet gibi süzülerek odanın kenarından yürüyüp kapıyı usulca açtım ve koridora çıktım Somia’yı uyandırmadan.
Koridor boyunca parmaklarımın ucunda yürüdükten sonra Min’in odasının önünde durdum ve tek bir nefes aldıktan sonra kapısına vurmak üzere elimi kaldırdım hafifçe. Ama daha benim yumruğumun rüzgârı bile değmeden açıldı kapı. Min, her zamanki rahatlatıcı gülümsemesiyle karşımda dikiliyordu. İkimiz de sessizce içeri geçip kapı arkamızdan kapanana dek konuşmadı.
“Hoş geldin Lima.” dedi sonra, kısık bir ses tonuyla. Başımı eğerek hafifçe gülümsedim.
“Selam.”
Min’in odasına beyazın tonları hâkimdi. Duvarlar kırık bir beyaz rengine boyanmıştı, tavan ise çok daha aydınlık hissettiren daha açık bir tona sahipti. Mobilyalar krem rengiydi, karşı duvara yaslanmış açık kahverengi geniş koltuk hariç. Duvarlarda birkaç aile fotoğrafı asılı olduğunu görünce içim burkuldu. Birinde Min, iki abisinin ortasında dikilmiş gülümsüyordu. Diğerinde tüm aile geniş bir yemek masasında, neşeyle kahkaha atarken kadraja yakalanmışlardı. Benim... Hiç aile fotoğrafım olmamıştı daha önce. Hatta kendimin de tek bir fotoğrafı vardı zaten, taşralı kimliğim için çekilmiş eski bir vesikalık...
“Çalışma odan ne güzelmiş.” dedim koltuğun kenarına oturduğum sırada. Min, gerçekten mutlu olmuş gibi gülümsedi, gözlerine kadar.
“Beğenmene sevindim!” dedi çocuksu neşesiyle.
Min, koltuğun kenarlığına küçük bir tabak ve bir fincan kahve koydu. Tabağın içinde çeşit çeşit çikolatalar vardı. Bu lezzetli şey de Patriam’a geldiğimde varlığından haberdar olduğum düzinelerce yiyecekten biriydi.
“Biraz güç toplaman lazım, senin için yorucu bir çalışma olacak.” Dürüst ve şefkatli ifadesiyle konuşurken yanıma oturdu. Ben zaten çoktan yumulmuştum çikolata tabağına.
İkram ettiği her şeyi sonuna kadar tüketene dek sessizce bekledi Min. Sandığımdan daha mühim bir şey olarak görüyor olmalıydı bu enerji alımı mevzusunu. Ardından bana doğru ‘vakit geldi’ der gibi dönüp, yavaşça kollarını uzattı.
“Ellerini tutabilir miyim?” diye sordu nazikçe. Dudaklarımdan tek bir onay sözcüğü düşmeden ellerimi onun ellerine emanet ettim. Ona güveniyordum ve bunu onun da bilmesini istiyordum. Nedense kolektif çalışmamız için bunun önemli olduğunu hissediyordum. Yüzünde memnun bir gülümseme oluştuğunda ben de dostane bir ifadeyle gülümsedim. “Şimdi gözlerini kapat Lima.” Bir an dahi tereddüt etmeden sözünü dinledim. Bir kere çıkmıştım bu yola ve eğer yolun sonunda Amon’un kirli enerjisinden arınacaksam geri kalan hiçbir şey önemli değildi. “Yerde uzandığını hayal et.” dedi usulca.
Herhangi bir yer belirtmediği için yalnızca bedenimi imgeledim, sanki ona yukarıdan bakıyormuşum gibi. Ve kendimi, geniş bir çiçek tarhının ortasında buldum. Yüzüme vuran hafif esintiyi hissettiğimde, başardığımı biliyordum. Artık Min’in çalışma odasında değildi ruhum. “Şimdi yanında beni hayal et.” diye fısıldadı kulağıma doğru. Saniyeler sonra, rengârenk çiçeklerin arasında dikkatli adımlarıyla bana doğru yürüyen Min’i gördüm o âlemde. Beni elimden tutup ayağa kaldırdı nazikçe. Bir şeyler... Tuhaftı. Göbek deliğimdeki yoğun sancı, az evvel bulunduğum odadaki her şeyi silikleştiriyordu Min’in sesiyle birlikte. Sanki ruhumdan kalan birkaç parçayı da toplayıp bir bütün olarak başka bir âleme taşıyordum kendimi ve Min’i.
Çiçek tarhının ortasında karşılıklı olarak dikiliyorduk şimdi. Min, geride bıraktığımız âlemdeki haline benzemiyordu artık, bir o kadar da tanıdıktı ama. Onu her suretiyle tanıyacak kadar yakındım ruhuna sanki o an oldukça güçlü bir biçimde hissettim bunu. Yüzünde rahat bir ifade vardı. Gözleri bana her zamanki yumuşak ihtiyatla bakıyordu.
“Şimdi sana rehberlik edeceğim... Korkma. Her anında yanında olacağım.”
***
Bilmediğim bir âlemde yürüyordum, yanımda yürüyen kişi Min olduğu için korkmuyordum hiç, o da böyle istemişti evet ama bir yandan da ne kadar donanımlı, güçlü bir ruh savaşçısı olduğunu bilmek rahatlatıyordu içimi. Bedenim öyle hafifti ki sanki yalnızca ruhumu taşıyordum çiçeklerin arasında yürürken. Somut bir varlıktım hala, evet ama bir sonbahar yaprağından farksızdı varlığımın ederi.
Yavaş adımlarımız dakikalar sonra bizi bir kuyuya ulaştırdı. Min elini bana doğru uzattığında sebebini bilmesem de tutundum ona sıkıca. Kuyuya doğru uzun bir adım attığında beni de yavaşça arkasından sürükledi ve ellerimiz birbirine kenetlenmiş olarak, farklı bir boyuta daha geçiş yapmış olduk. Burası, benim aklımda canlandırabileceğim bir âlem değildi, öyle hoş, öyle fazla detaya sahipti ki etrafıma bakarken büyülenmiş gibi hissediyordum. Kuyu, yalnızca bir anahtardı. Zihnimde canlandırdığım boyut ise basit bir geçiş noktası.
“Burası ruhların evi Lima, Melionis Diyarı. İsmi; rüyalar ve ölüler tanrıçasından gelir. İçinle yüzleştiğin puslu geçit diyarı olarak da anılır.”
Min bana kısaca bilgi verirken yüzüme bakmadı. O da tıpkı benim gibi, büyülenmiş halde etrafı incelemekle meşguldü. Doğa, hayatım boyunca ulaşılır bir şey olmamıştı benim için, yeşermiş tek bir ağaç görmek bile lükstü taşrada. Patriam’a adım attığım günden beri şaşırıyordum o yüzden, dünyada bu kadar çok ağaç var mıydı? Hatta... Başka âlemlerde bile. Birkaç adım ötemdeki devasa ağacın dışında gördüklerim bana ve o ağaca epey uzak noktalara serpilmişti. Hepsi birbirinden farklı boyuttaki ve şekildeki köklere, yapraklara ve dallara sahipti. Her biri; kendine has aura sarmallarıyla kaplıydı.
“Bu senin ruhun, bu kırmızı ip de Moira bağı...” dedi Min biraz sonra, bize yakın olan ağacı göstererek. Ağacın etrafı alacalı bir aurayla kaplanmış, dallarına ise parlak kırmızı, oldukça gösterişli bir ip sarılmıştı. Dallardan boşluğa doğru, havada süzülürmüş gibi görünen bu ipin ucunun nereye bağlı olduğu görünmüyordu. Diğer ağaç... Oldukça uzakta olmalıydı, Tıpkı Amon’un bana olduğu gibi.
“İpin diğer ucu onda, değil mi?”
“Evet.”
“Ama...”
“Amon’un ruh ağacını göremeyiz Lima. Sadece ona özel olarak hazırlanmış tılsımlarla korunuyor ve yakınında tek bir ağaç bile bulunmuyor. Ancak bir gün, ‘Prensimiz’ kendi isterse, yalnızca istediği kişi yaklaşabilir o ağacın yanına.” dedi Min’in yeni ruh oluşumu, memnuniyetsiz bir ifadeyle burun kıvırarak.
Sessiz kaldım. Min, beni şaşırtacak bir şey söylememişti. Biraz düşünsem buna yakın bir tahminde bulunurdum zaten. Ulaşılmaz Prens Amon... Eh... Yalnızca sevgilisiyle kırıştırmak istediğinde herkesten daha ulaşılabilir oluyor. Öyle istediği için.
Gözlerimi kırmızı Moira ipinden alamıyordum bir türlü, nedense ona baktıkça Amon hakkında düşünür olmuştum yeniden. Ve göğüs kafesimi tırmalayan his, geri dönmüştü. Bir kez daha boğazımı yakmaya hazırlanıyormuş gibi yukarı doğru tırmanıyordu. Bunu göze alarak devam ettim bakmaya. Gökyüzünde süzülen kısımlarının üstünde yakamoz gibi parıldayan tanecikler vardı. Görünürde bir güneş yoktu aslında, ama tüm diyar ışıl ışıldı. Bakışlarım yavaşça ağacıma doğru kaydı. İpin hoş bir örüntüyle dolandığı dalların üstüne çeşit çeşit kuşlar, kelebekler ve arılar konmuştu.
“Moira, sana ait olmayan iyi ya da kötü hisleri ruhuna çekebilir. Mesela şuradaki kuzgun hissettiğin bir kıskançlığa ait olmalı...” Min eliyle en yukarıda kalan dallardan birine tünemiş olan kuzgunu gösterdi kafası karışmış bir ifadeyle. Anlaşılan Moira’nın üstümdeki etkilerine şaşıran tek kişi ben değildim. “Şuradaki serçeler hissettiğin heyecan, neşe... Ve hemen yanındaki siyah kırmızı kelebek de tutku...” Min’in gözlerinden koyu gölgeler geçiyordu. Sanki benden çok şey bildiği için bu diyar hakkında, daha fazla etkileniyordu ruh ağacımdan. Sanki oradaki duygu varlıkları, göğsünde hissediyordu bir şekilde. Ve bu onu korkutuyordu. Moira yüzünden Amon’a karşı hissettiklerimin boyutunu yeni yeni anlıyor gibiydi. Hiç hoşuna gitmeyen bir gerçekle yüzleşmiş gibi kaşlarını çattı ama yine de devam etti anlatmaya. “Şu çiçeklerin üstünde uçuşan arıları görüyor musun?” Ses tonu aniden keyiflenir gibi oldu. Başımı çevirip şaşkın şaşkın yüzüne bakarken başımı öne eğerek onayladım onu. “Onlar Amon’un üzerinde yarattığı azim duygusu, üst dalındaki karga da intikam içgüdüsü; birbirlerini tamamlıyorlar.” İstemsizce püskürür gibi güldüğüm sırada Min sessiz kaldı. İçten içe keyiflendiğini biliyordum ama bunu dışarı yansıtmayacak kadar ihtiyata sahipti, bunu da biliyordum. Birkaç saniyelik sessizlikten sonra, ciddi tavrına geri dönüp, “Ama eğer sen ruh ağacını her seferinde korumaya alırsan sana ait olmayan hisleri uzak tutabilirsin. En azından etkisi görünür şekilde azalır.” dedi ve beklemediğim bir anda avcunun içini göğsümle köprücük kemiklerimin tam ortasına yaslayıp gözlerini kapattı. “Buradaki taşları görüyor musun?”
Ona ayak uydurarak gözlerimi kapattığım an Min’in bana verdiği destek gücün de yardımıyla gördüm onları. Göğüs kafesim kemiklerle sarılı karanlık bir ev gibiydi. Yüzlerce taş etrafa yayılmış, sanki toparlanmayı bekliyormuş gibi dağınık ve bir yandan da uyumlu görünüyorlardı. Birbirlerini tamamlamak üzere bekleyen yapboz parçaları gibi çıkıntılara sahiptiler.
“Evet...”
“Ruh surlarını inşa edersen, oraya Moira bile ulaşamaz.”
Sanki bilerek bana anlatmıyordu nasıl yapacağımı. Kendi başıma bulacak olmam konusunda güveniyordu bana. Aferin almış bir çocuk gibi mutlu oldum sebepsizce ve her şeyimle taşlara odaklandım. Onları yavaş yavaş üst üste dizmeye, doğru parçaları birleştirmek için denemeler yapmaya başladım zihnimde. Belki dakikalar belki saatler geçti. Kulağıma ulaşan kanat sesleriyle şaşırıp gözlerimi açtığımda, ruh ağacımın dallarında kaçışan, uzaklara giden kuşları ve böcekleri gördüm.
“İşte böyle...” diyerek gülümsedi Min, büyük bir memnuniyetle kuşların göğe uçuşunu izlerken. “Tabii bu kadar basit değil, tek başına yaparken yorulabilirsin de ama zamanla kolaylaşacak.” Sana yardım ettim demiyordu... Benimle gurur duyuyordu sanki... Kendi gücünü küçümsüyor da, benim hızlı öğrenme yeteneğimle övünüyormuş gibi... Başını hafifçe çevirip gözlerimin içine baktı. Bir kez daha, önemli bir şey söyleyecekmiş gibi ciddileşti ifadesi. “Bunu sakın benim dışımda hiç kimseyle deneme. Bu ağaç senin ruhunun özünün beslendiği kök ve kötü niyetli birini bu alana alırsan sana çok ciddi zararlar verebilirler.” diyerek uyardı sıkı sıkı. “Özellikle Amon ile yakın olduğunuz anlarda ruh surlarını sağlam bir temel üstünde inşa etmelisin, az önce verdiğin çabanın onlarca katına ihtiyacın olacak.”
Başımı ağır ağır sallayarak onayladım onu. Biliyordum. Zaten konu Amon Fama olduğunda hiçbir şey kolay değildi. Şimdi bir de ona bağlı olduğum bu çok güzel görünen ama beni yerle bir eden iple uğraşmak zorundaydım...
Yavaş adımlarımla ağacıma doğru yürüdüm. Ona daha yakından bakmak, onunla tanışmak istedim. Dizlerimin üstüne çöküp köklerini incelemeye başladığımda gözlerim kısıldı istemsizce. Ağacın genel enerjisine tezat, kalın, inatçı, iç içe geçmiş gibi sıkıca birbirine dolanmış, yoğun karanlık enerjisini taşıyamıyormuş gibi dışarıya tortusu birikmiş kökler, toprağın altına uzanıyordu.
“Bunlar ne demek oluyor Min?” diye sordum, bir adım arkamda temkinli ifadesiyle bekleyen genç adama dönerek.
“Atalarınla ilgili bazı meseleler... Ama henüz oraları kurcalamaya yetecek gücün yok. Zamanla...” dedi anlayışlı ve korumacı bir tavırla. “Bugün şu ruh surlarını öğren, söz sonra bunları da öğreteceğim sana.”
Şüpheli bakışlarım köklere geri döndüğünde kafam allak bullak olmuştu. O kadar kasvetli, huzursuz edici bir enerjiye sahipti ki bu ‘meseleler’ kaygılanmadan edemedim... Min beni hafifçe tutup ayağa kaldırırken içsel olarak yaşadığım karamsarlığı anlamış gibiydi. Başının ucuyla ağacın en tepesini gösterirken,
“Kuzgunu da gönder, hadi.” dedi imalı bir ifadeyle gülümseyerek. Ancak o zaman fark ettim o siyah kuşun varlığını. Dalların tamamını temizlediğimi sanmıştım hâlbuki ama dikkatimden kaçmıştı o sessiz, tekinsiz kuş. Demek inşa ettiğim surların gücü yetmemişti onu yerinden etmeye. “Bu kez uzaktan izleyeceğim.”
Min bir adım geri attı. Ellerim göğsüme yaslanırken sanki içten içe Min’in açığını kapatmaya çalışıyordu bedenim. Gözlerimi sıkıca kapattım. Göğüs Kafesi şehrini aradım bir süre. Pusulam olmadan zordu, evet. Ama karanlık yolu pes etmeden takip ettim ve dakikalar sonra buldum taşlarımı. Şimdi daha ağır, daha uyumsuzlardı. Üst üste dizmeye çalıştıkça devriliyor, bazen beni göçük altında bırakıyorlardı. Ama yılmadım. Kuzgunun sert kanat çırpışını duyana kadar çalıştım bir parya gibi. Bedenim güçsüzce savruluyor, sağa sola sendeliyordu ara sıra. Ama sonunda, kulağıma ulaştı o ses.
Kuzgun... Ağacımı terk etti.
“Aferin sana.”
Min’in gururlu sesi kuzguna karışınca gözlerimi sabırsız bir tavırla açtım. Bakışlarını ağacımın üzerine sabitlemişti. Ben de neye baktığını görmek için çevirdim başımı hızlıca.
Ağacım... Işıltılı bir koruma kalkanıyla çevrelenmişti. Kırmızı ip şimdi çok daha güzel görünüyordu. Ve... Tarif edemediğim bir biçimde bana benziyordu artık, Amon’dan büsbütün arınmış gibi. Başımı çevirip ucu bucağı görünmeyen uzunluğunu inceledim... Amon’a giden o istikrarlı yolu. Acaba Amon’un ağacı nasıldı? Sıkı sıkıya korunduğuna göre benden bir parça taşımıyordu dallarında. Duygusuz, boş prensin, sıkıcı ruh ağacı. Merak edilecek hiçbir yanı yoktu.
Ya da... Öyle merak etmiştim ki içten içe, o an buna inandırdım kendimi.
***
Gözlerimi açtığımda Min’in yüzünü, bir kez daha ilk tanıdığım formuyla görmek, içimi rahatlattı. Herhangi bir sorun yaşamadan kendi âlemimize geri döndürmüştü bizi.
“Beklediğimden daha hızlı kavrayacaksın sana öğretmek istediğim her şeyi. Eh... Tam da tahmin ettiğim gibi.” dedi gururlu bir öğretmen edasıyla gülümseyerek. Ben de utangaç bir ifadeyle gülüp başımı öne eğdim.
“Eee öğretene bakacaksın!”
***
Kendimi öyle tazelenmiş hissediyordum ki Min’in odasından ayrılırken, sanki yeniden doğmuştum. O beni kendime düşman etmek üzere olan yangın tamamen sönmüş, Amon ile ilgili hiçbir iyimsere yakın his kalmamıştı geride. Ya da kötümser olan ama bana zarar veren... Odama doğru yürürken dans etmek, tıpkı Somia gibi etrafımda usul usul dönmek, eteklerimin yavaşça havalanmasını izlemek istiyordum içten içe. Öyle mutluydum ki... Moira’dan kurtuluşumu kutlamak istiyordum. Yine de kusursuz sessizliğimi elden bırakmadım. Kuleye sızmış bir muhbir gibi dikkatle yürüyordum, içimde neşe fırtınaları koparken. Sonra birden... Biri tarafından takip edildiğim hissine kapıldım ve bu, içimdeki iyi hislerin titreşerek yok olmasına neden oldu. Telaşla arkama baktığımda kimse yoktu. Gözlerimi kısıp loş koridorun her bir santimini taradım, kendime, orada yalnız olduğumu ispatlayana dek. Göğüs kafesimden boğazıma doğru yükselen endişeyle kesik bir nefes aldığım sırada adımlarımı hızlandırıp kendimi odama atana dek arkama bakmadım bir daha.
Somia hala mışıl mışıl uyuyordu. Bu odada, en azından bir kişinin uyku sağlığı yerindeydi ve bunu mahveden kişi ben olmayacaktım. Nefes bile almadan yatağıma kadar yürüyüp çıt çıkarmadan uzandım ve yorganı yüzüme kadar çekip rahat bir nefes verdim aptal aptal gülümseyerek.
Amon’un üstümdeki etkilerinden kurtulmanın yolunu hızlıca öğrenmiştim. ‘Ondan’ kurtulmanın yolunu da bu hızla öğrenip tüm ülkenin geleceğini değiştirecektim. Çikolatanın adını dahi bilmeyen her küçük taşralı çocuk için.
Ve... Sanırım babam için. Ruhu rahat uyusun diye...
Ama o sabah, bir önceki gece hissettiğim iyimserlikten geriye pek bir şey bırakmayacak, iğrenç kâbuslarımdan biriyle uyandım. Hiçbir şey sandığım kadar kolay olmayacaktı. Sanki kâbuslarım... Bir kehanetti. Gelecekte beni bekleyen kanlı ve kötü günleri vaat ediyordu... Bana ideallerimin çiçekli yollardan geçmeyeceğini öğretiyordu, şimdiden...
Yorumlar
Yorum yapmak için giriş yapın.