Nilüfer Odası
0%
Amon beni öptü. Hayır... Daha kötüsü ben onu öptüm, dakikalarca, karşılık verdim öpücüğüne ve... Kötü hissetmedim bile...
Lanet Moira Bağı bizi sarmaşık çiçekleri gibi ince ışık kümeleriyle sararken, kötü hissetmem mümkün değildi zaten. Bir efsun, bir büyü, bir illüzyon gibi aklımı bulandıran, bedenimin kontrolünü elimden alan, beni bir kukla gibi oynatan bu bağın böylesi bir etkisi olacağı bin yıl düşünsem aklıma gelmezdi.
Daha evvel kimsenin dudağına değmemiş, bunu bir kez dahi düşlememiş dudaklarım Amon’un sıcacık dudakları arasında öyle güzel bir ritim tutturmuştu ki, sanki defalarca dünyaya gelmiştim ve her defasında kollarında olduğum o kibirli adamın sevgilisi olmuş, onu öyle, huzurla ve tutkuyla karışıp öpmüş gibiydim…
Ona susamış gibi…
Amon kollarını üstümden çektiğinde üşüdüm, titreyen bedenim bu kez fiziksel bir güdüyle ürperdi. Moira bağının etkisinin vücudumu usul usul terk etmesi, ruhumun rüyalarımda seyahate çıkıp geri bana döndüğü ve sıçrayarak uyandığım sabahları anımsattı. Gerçeklik algımın kaybolduğu, başımın döndüğü, parmaklarımın uyuşuk, aklımın bulanık olduğu…
Cesaretimden geriye kalan kırıntıları toparladım ve dönüp Amon’a baktım ürkekçe. Profesyonel, fazlasıyla politik ve duygudan yoksun ifadesi şimdi hiç olmadığı kadar sinirlerimi bozmuştu. Karşımda bir panayır aynası vardı sanki ben ne değilsem onu gösteriyordu. Az önce hissettiğim Moira yanılsamasını o hissetmemiş miydi? Tek kişilik miydi gördüğüm kabustan bozma, cennetten çıkma o garip his? Ben utanç, şaşkınlık ve panik duygularının hücum ettiği ve zayıflattığı bedenimle ayakta zor dururken, Amon dimdikti. Göğsü az evvel benim de eşlik ettiğim şovun gururuyla kabarmış, koyu harelerle çevrilen mavi gözleri kibirle parlıyordu. Salonu büyük bir keyifle selamlarken o övüncün sebebi olmak bile midemi altüst ediyordu. Patriam’da her şey ortak bir noktada düğümleniyordu. Bu düğümün adı... Gösterişti. Ve bu kez ben de dahil olmuştum düğümün ince bir bağına. İstemeye istemeye de olsa…
Başkentte okula gösteriş yapmak için geliyor ve sırf daha gösterişli bir insana dönüşmek için eğitim görüyordunuz. Riya, seçeceğiniz meslekte bile en önemli faktördü. Asker olmayı doğuştan gelen bir tutkuyla istemiyordu hepsi, ama statü; her şeydi. Gösteriş için Moira bağlarına itaat ediyor, nefret etseler bile veliaht prenseslerini bir salon insanın içinde öperken bundan beklenmedik derecede keyif alıyorlardı. Çünkü önemli değildi, bir mana atfetmiyorlardı öpücüklere ve duygularla yapılan diğer şeylere. Gösteriş fırsatından fazlası değildi kurulan bağlar. Duygudan ve tutkudan uzak, otomatik bir hayat yaşıyorlardı. Hayatları hakkında yaptıkları hiçbir plana duygular karar vermiyordu, bu ihtimali acizlik olarak görüyorlardı hatta. Aşkın, gerçek olan duyguların, bağların insana verdiği güçten habersizlerdi, eksikliğini de çekmiyorlardı bu yüzden. İnsanın canı, daha önce yemediği, lezzetini bilmediği bir yemeği istemezdi...
Elini göğüs hizasına doğru kaldırıp bana uzattığında ne yapmamı istediğini biliyordum. Uyandığım rüya saniyeler içinde kabusa dönüşmüşken onunla tekrar temas kurma fikri midemde tuhaf bir burukluk yaşattı. O rüya anlık bir yanılsamadan fazlası değildi ve yalnızca benim gördüğümle yüzleşeli birkaç dakikadan fazla olmamıştı. O an Amon’un elini tutmak yerine suratına sağlam bir yumruk çakmayı tercih ederdim. Ukala yüzüne yandan bir bakış attığımda bana öyle bir güldü ki az kalsın ilk tercihimi yerine getirecektim de... İmalı mimikleri ve keyifle parlayan gözleri; az önce ona karşı yaşadığım yenilgiyi, hayatımızın geri kalanında, yaşadığımız her günde yüzüme vuracağını söylüyordu.
Elini usulünce tutup, (buna tutmak bile denmezdi, avcum elinin sırtına değiyordu yalnızca) masamıza doğru yürürken öğrencilerden bazılarının yaşadığı baş dönmesine somut bir şekilde şahit oldum. Kendilerini duvara yaslamış, aralarında heyecanla fısıldaşırken gözleri bizim üzerimizde, nefesleri yoğun, yüzleri kırmızının koyu tonlarından oluşan bir seçki gibiydi. Moira bağından onlar bile bu kadar etkilenmişken kendime kızmanın, bir şeyleri sorgulamanın mantıksız olduğuna karar verdim o an. Ben... Bizzat yaşamıştım o çiçeklenmeyi, içimde. Ve dışarı taşışına tırnak uçlarım bile şahit olmuştu... Amon’u sevmekle ilgili değildi, zorba ve kaba kişiliği hakkındaki düşüncelerim hala aynıydı. Her şey... Moira yüzündendi. Hayatımda ilk kez bu kadar yükseğe çıkmış ve ilk kez böylesine sert bir düşüş yaşamıştım, onun yüzünden... Armais’ten Amon’dan bile daha çok nefret ediyordum...
Yüksek perdeden salona doğru akan alkış kulaklarıma değdiğinde bir süredir duymadığımı, o an yeniden duymaya, görmeye, dokunmaya ve koklamaya başladığımı fark ettim. Ve burnuma değen ilk koku, Amon’un az önce öğrendiğim çiçek ve baharat kokusunun karışımı olan ruh kokusu; gözüme değen ilk yüz ise Daimon’un uzak çaprazdan bana doğru bakan hareketsiz yüzüydü. Coşku taşımıyordu, alkışlamıyordu, gülmüyordu, somurtmuyordu da... Sadece gözlerinde onu ele veren, karmakarışık bir acı vardı, parlak yeşillerini mat bir hale getirmiş, koyultmuştu... Bir an için gördüm o duygu karmaşasını, ama saatler boyunca bakışmışız gibi hissettim.
Gözlerim Daimon’da, elim Amon’un ellerinde masaya doğru yürürken; saniyeler, saatler gibi geçmişti sanki. Zaman algımı da bozmuştu lanet Moira bağı ve lanet Moira efsunu.
Masa soğuktu, sanki gecenin başında oturduğum gösterişli tahta iskemleyi bir buz kütlesiyle değiştirmişlerdi. Amon sandalyemi nazikçe çekerken yukarıda bir noktaya bakıp hafifçe gülümsedi, nedenini anlayamadım, düşünemedim bile o an. Fısıltılar her geçen saniye yoğunlaşıyor, insanların sesleri yükselmese de kelimelerinin barındırdığı heyecan ve şaşkınlık an be an daha belirgin hale geliyordu. Sanki onlar da benim gibi, yeni yeni uyanıyorlardı uykularından.
Yeni bir dans seremonisi başladığında, üzerime dikilmiş gözlerin birkaçı sahneye kaydı, ben zihnimin içinde çınlayan uğultuyla baş etmeye çalışırken, bakmayan gözlerle en kenarda dans eden iki kadını izledim. Birinin yüzünde Kuğu, diğerininkinde yüzgeçleri olan bir deniz hayvanının maskesi vardı. Dalgın dalgın onları izliyor, daha çok spiritüel bir ayine benzeyen dans hareketlerine sığ bir biçimde hayranlık duyuyordum. Zihnim tam adapte olamıyor, ama bakışlarım tek başına fark ediyordu bir şeyleri sanki ruhumdan destek alıyor, ruhumla algılıyor, ruhumla biliyordu o an. Dansın ritmi hızlanmaya başladı ama fevrilikle değil, salt estetikle. Bir an sonra kadınların yüzündeki maskeler, onlara dönüştü. Yüzünde beyaz tüyler oluşan kadının ayakları vardı hala ama sırtından usulca kanatları da çıktı, insan ve kuş karışımı bir varlığa dönüşüp uçmaya başladı salonun yüksek tavanında. O zaman, başımı istemsizce kaldırınca gördüm, diğer dansçılar da başka başka kuşlara, kelebeklere, yusufçuklara dönüşmüşlerdi. Yüzgeç görünümlü maskeye sahip olanın bacakları yerini pullu bir kuyruğa bıraktı. Altındaki sert zemin geniş bir su birikintisine dönüştü. Dansına, suda süzülerek devam etti. Salonda yüksek bir alkış koptu. Amon ayağının ucuyla, masanın altından bacağıma vurup bana da alkışa katılmam gerektiğini hatırlattı. Başımı dalgınca ona çevirdiğimde birbirine çarpan ellerinin üstünden bana sabit bakışlarından birini atıyordu. Mekanik bir tavırla alkış tutmaya başladım, ellerim birbirine sertçe çarpmıyor, sanki sadece ritmik bir şekilde değiyorlardı.
“Sanırım senden önce Armais’in işini bitireceğim. Bu Moira belasını başıma o sardı!” dedim dişlerimin arasından. Amon’un yüzünden çeyrek saniyelik bir panik dalgası geçti. Dudaklarını birbirine bastırıp kesik bir nefes aldı.
‘Onu göremiyor olabilirsin ama seni duyacak kadar yakında.’
Buyurgan ses tonu zihnimde yankılandığında sırtımdan sert bir ürperti geçti. Gözlerimi kapatıp sakin olmaya çalıştım. Daimon ortalarda görünmüyordu. Oturduğumdan beri bir yandan da zihnimde ve etrafımda onu arıyordum gizlice, ama yoktu... Yüzünü gördüğüm son anın üstünden çok geçmemişti ama sanki... Yıllar öncesi gibiydi... Ya da o yüz ifadesinden kaçmak istediğim için öyle sanmayı tercih ediyordum... Bakışlarım bir kez daha salonu taradı, Daimon’un yoksunluğu güvensiz hissetmekle eşdeğer bir noktadaydı artık benim için...
‘Baba oğul büyü yaptınız bana! Hayatımı mahvettiniz!’
Zihnimin içinde söylenmeye başladığımda yaşadığım sıkıntılı ruh halinin acısını Amon’dan çıkarmayı umuyordum sanki içten içe. Öte yandan Daimon’a bakınmaya devam eden gözlerim Thalia’yı buldu yanlışlıkla. Gözleri... Delirmiş gibi bakıyordu. Şimdi hiç olmadığı kadar tehlikeli görünüyordu güzel genç kadın, o iki çukur gibi görünen ve bir zamanlar parıl parıl parlayan mat gözler, akıl, mantık, sağduyu gibi kavramların hepsinden sıyrılmıştı adeta. Orada... Saf delilik ve intikam arzusundan başka bir şey kalmamıştı. Belki de en başından beri yanılıyordum bu konuda; ölümüm Amon’un değil, Thalia’nın elinden olacaktı...
‘Sende bir çeşit zeka geriliği falan mı var?’ diye sordu Amon, küstahça. O Thalia’nın ne halde olduğunun farkında değildi. Ne zaman kendinden başka bir şey düşünmüştü ki zaten? ‘Bu büyü değil! Moira! Ve benim de etkisi altında olduğum bir şeyden bahsediyoruz sanki sana garez olsun diye yapılmış gibi davranmayı kes Taşralı... Bu salonda Moira’yı her şeyden daha kutsal bir yere koyan ve senin yerinde olabilmek için kendi parmaklarını çiğ çiğ yiyebilecek üç yüz kız sayarım en az!’
‘Kusmaya başlamadan önce sus! İyice üşümeye başladım zaten...’ Kollarımı kendime sarıp içten gelen titrememi kontrol altına almaya çalıştığım sırada Amon bana alttan bir bakış atıp gülümsedi, imalı ifadesiyle.
‘Fiziksel bir üşüme değil bu, Moira etkisi. Fiziksel olarak en belirgin göstergesi budur, insanlar üşüdüğünde anlarlar bağlarının tamamen oluştuğunu. Herkes bizimki gibi görsel şölen yapamaz. Az önceki fiziksel Moira görünümü sahip olduğumuz ruhların doğuştan gelen gücüyle ilgiliydi. Eh akla yatkın elbette... Babam beni alelade bir ruh soyuyla bağlamazdı. Alelade olanlar, Moira’yı ancak ruhlarından geçen belli belirsiz empat hislerle ve üşümek gibi tepkimelerle anlayabilirler. Moira bir çeşit paylaşım olduğu için, fiziksel ve zihinsel olarak da etkileniriz, aklımız bulanır, kan akışı yavaşlar ve üşürüz bu sebeple. Ama ruh statüsüne göre değişiyor tabii, ben bu tür küçük insani zaaflardan sıyrılmak için ruhumu yıllardır yetiştiriyorum, pek üşümedim o yüzde-‘
‘Sus be!’ diye bağırdım birden. Telepati yoluyla konuşurken nasıl bağırılır bilmiyordum halbuki… Ama o an öyle öfkeliydim ki, yine nasıl yapılacağını bilmediğim bir şeyi öfkemle yapmayı başarmıştım. ‘Ruhuna da, gücüne de kibrine de başlatma şimdi!’ Yavaşça öne doğru eğildim. Ellerimi kollarıma sardım üşümeme az da olsa bir faydası olmasını umarak. Amon ani bir hareketle kalkıp ceketini çıkardı ve yavaşça omuzlarımın üstüne yerleştirdi. Aynı esnada, salonun farklı noktalarından hayranlıkla dolu nidalar ulaştı kulağıma.
‘Ruh gücüne rağmen hala bu kadar insan olduğun için acıyorum sana.’ dedi yerine geri dönerken. Keşke hayran kulübü bu cümleyi de duysaydı... Keşke peri masalı sandıkları şeyin korku hikayesinden fazlası olmadığını bilselerdi...
Gözlerim bir kez daha Daimon’u aradı ama bulamadı. Bilerek Thalia’nın oturduğu tarafa doğru dönmüyordum artık, acaba… Daimon… Oralarda bir yerde olabilir miydi? Yine de cesaretim yoktu bunu öğrenmek için. Thalia’nın bakışları ölümüm için yeterli olabilirdi sanki, ona yeterince vakit verirsem gözlerimden kanlar fışkırana dek bakabilirdi bana, o iki korkunç çukurla...
Amon’un ruh kokusu ceketine de sinmişti. Belki de... Sadece ben duyuyordum o kokuyu. Çünkü Moira anından önce hiç hatırlamadığım bir şeydi bu. Amon’un bedeninin kendine has, tarif edemediğim, yabancı bir kokusu vardı ama ruhunun kokusu... Bir şekilde tanıdık geliyordu bana.
Dans seremonisi yerde, suda ve gökte devam ediyordu. Zihnim sağlıklı akışına geri döndükçe ben de o maskeli dansçılardan biri olup bir şeye dönüşmek istiyordum, kendim hariç herhangi birine... Utanç duygusu boğazıma kadar tırmanıp beni nefessiz bırakmaya çalışırken birkaç dakika önce, koca bir salon insanın ortasında, Daimon’un ve Thalia’nın gözlerinin önünde uzun uzun öpüşürken, dışarıdan nasıl göründüğümüzü düşündüm. Midem altüst oldu. O anın içinde ne kadar mutlu hissettiğimi, kendi kendime itiraf edemesem de hiç bitmesin istediğimi... Amon’a yalvarışımı düşündüm. Keşke bir kelebeğe dönüşseydim şimdi o seremoninin içinde; ve ömrüm üç günden fazla olmasaydı... Bu utançla... Üç günden fazla yaşayamazdım çünkü...
Öğürecekmiş gibi hissettim, midem o kadar hareketli bir hal almıştı ki... Telepati kurmayı tercih ettim. Ağzımı açtığım an midemde biriken tüm sıvıları masaya çıkaracakmışım gibi hissediyordum çünkü. ‘Tuvalete gideceğim.’ Oyalanmadan ayağa kalkıp yürümeye başladığım sırada Amon arkamdan,
‘Seremoni sırasında ayağa kalkamazsın, yasak...’ gibi bir şeyler homurdandı ama onu duymazdan geldim. İçimde biriken rahatsızlık, pişmanlık ve utanç beni hasta edecek kadar büyüktü. O an, o salondan kendimi atmazsam bedenim nefes almayı bile bırakacakmış gibi hissediyordum…
Yürüyor muydum, yoksa yürümeyi mi düşünüyordum yalnızca? Ayaklarımın altında yumurta kabukları vardı sanki ve ben onlara basmıyordum. Kırılmayı bırak çatlamıyordu bile hiçbiri, ben, sanki yarım metre yükseklikte uçarak süzülüyordum üstlerinden. Yaşadığım karmaşa, beni bilmez bir insana dönüştürmüştü, adımlarından bile haberi olmayan...
İnsanların gözleri, her yerdeydi. Bu okula geldiğim günden beri onlarca farklı sebepten bana doğrultulan meraklı bakışlar hayatımın bir parçasına dönüşmüştü. Ama o an, buna katlanamayacak kadar bunalmış ve yorgundum. Kapıya kadar koşmak istedim, kendimi o gözlerden bir an evvel kurtarmak... Fakat bu daha da zor bir duruma düşmekten başka işe yaramazdı... Onların hayalindeki veliaht prenses miydim? Hayır. Pek saygıdeğer prenslerine aşık mıydım? Onu çıplak elle boğmak istediğime göre, hayır. Kurallara uymak zorunda hissetmiyor, bakışlarındaki baskıyla mücadele etme pahasına itaat etmiyordum; Kasımpatı köyünde öğretilmezdi itaat. Patriam’da büyüyenlere benzeyecek halim yoktu. Kendilerini ayrıcalıklı sanıyorlardı, ne yazık. Asıl ayrıcalık, şu an damarlarımda gezinen ferah özgürlük hissiydi.
Ama neden birine yalvarmıştım? Hayatımda ilk kez... Neden? Bu kadar saçma bir sebep için hem de…
Lanet olsun sana Moira Bağı… Lanet olsun sana Kral Armais! Lanet olsun sana Patriam! Hepsi sizin suçunuz!
Gözlerimi kapatıp burnumdan soludum; kendime karşı hissettiğim öfkeyi dışarı akıtmanın bir yolunu arar gibi. Kapının önüne ulaştığımda muhafızlar öylece dikilmiş, sabit bakışlarını doğrudan önlerine dikmişlerdi. Onlara ne söylersem söyleyeyim beni duymayacaklarını biliyordum. Başımı istemsizce arkama doğru çevirip Amon’a baktığımda, onun yanındaki altı muhafızla konuşmakta olduğunu fark ettim. Üniformalarına bakılırsa, bunlar hanedan üyelerine özel olarak tahsis edilmiş güruhtan üst kademe muhafızlardı, sanırım o altısı Amon için çalışıyordu.
Amon bir şey söyledi, göğüs kafesimde buyurgan bir his peyda oldu. Muhafızlar başlarını aynı anda ve aynı seviyede öne doğru eğerek onayladılar veliahtlarını. Bir an sonra, hızlı ve ritmik adımlarıyla bana doğru yürüyorlardı. Yanımdan teğet geçerken yüzüme bakmadı hiçbiri, başları saygıyla eğilmişti. Kapıdaki muhafızları kenara çekip onların da başlarını saygıyla öne eğmelerini sağladılar, kapıyı açıp rahatça çıkabilmem için iki kenara açıldılar geri geri adımlarla.
Veliaht Prenses Lima Fama... İtaat etmez. Ona itaat edilir.
Çok komik…
***
Temiz hava ciğerlerime dolmaya başladığı saniyeden itibaren kendimi daha rahat hissetmeye başladım an be an. Hanedan Kulesinin kapısını tutan onlarca muhafızın gözleri bir anlığına bana döndü, kim olduğumu anlar anlamaz da tekrar eğdiler başlarını. Veliaht Prensese bakmaları yasaktı. Patriam, hiyerarşik ve çarpık bir saygıyla yönetiliyordu. Bana en yakın konumda duran asker,
“Bir sorun mu var leydim?” diye sordu, başını kaldırmadan, oldukça saygılı hatta çekingen bir tavırla.
“Yok, hava almaya çıktım sadece, Amon’un haberi var.” dedim boğuk bir sesle. Kelimeler ağzımın içinde eğreti durmuştu. Temiz hava için bile Prens Amon’un iznini öne sürmek zorunda kalmak... Bu kadar basit şeyler için bile onun konumuna yaslanmak berbat hissettirdi o an. Ben hiçbir zaman güçsüz biri olmamıştım, doğal olarak da öyle hissetmemiştim hiç. Ta ki Patriam cehennemine tutsak edilene ve sinir bozucu bir Veliaht Prens ile bağlanana kadar... Şimdi zaman zaman kim olduğumu hatırlasam da böyle anlarda güçsüz biriymiş gibi görünmek zorunda kalmak sinirime dokunuyordu. Kıçımın Moirası... Hayalini kurmaktan uyuyamayan kızlardan biri yerine onu en kötü kabuslarından bile daha kötü gören beni bulmuştu!
Hızlı adımlarım merdivenden aşağı koşarken durmak istemiyordum, keşke bu gerçek bir seçenek olsaydı o an. Ben Patriam sınırlarını göremeyeceğim uzaklıktaki bir noktaya kadar koşsaydım. Herhangi bir yere; adının Patriam olmaması yeterliydi.
Hanedan kulesinin arkasında uzun bir yol gibi uzanan orman, kadim kitapta okuduğum kadarıyla kendine has sihirli numaralara sahipti. Ağaçların hepsi aynı seviyede (elli metre uzunluğunda) dallarında aynı anda gürgen dallarını, çam iğnelerini ve kiraz çiçeklerini taşıyan, hiçbir mevsimde yaprak dökmeyen, solmayan, kadim şaman ruhları tarafınca ilelebet yaşayacak olan büyülü ağaçlardı. Çünkü şamanlar, ağaçlara gömülürdü, ruhları dallara, yapraklara ve çiçeklere karışırdı. Yürüdüğüm ağaçlı yoldaki her bir ağaç aynı zamanda bir anıttı, hepsi farklı, destekleyici sihirlere sahip, ruhsal olarak iletişim kurabilen, Ruh Aiduvalardı.
Yolun sonuna doğru yaklaştığımda gördüm onu. Bir ağacın gövdesine sırtını yaslamış, kollarını geriye doğru köklerine yakın bir noktaya sıkıca sarmış, gözleri kapalı Daimon... Dudakları kıpırdarken aşağı doğru bükülüyor, kaşları sürekli çatılıp gevşiyor, gergin omuzları ağacın gövdesinden bir an olsun ayrılmıyordu. Dudaklarındaki ahenkli kıpırtı, ilahi bir ritüelin parçası gibiydi. Ağzından çıkan bilinmeyen dilden sözcükler havaya karışıyor, Daimon nefes bile almadan şaman öğretisine devam ediyordu. Onu uzak bir noktadan öylece izlerken çıt ses çıkarmadım. Öyle yoğun bir enerjiye geçmişti ki herhangi bir yanlış hareketle ritüelini bölmekten korktum. Bir an sonra, dudaklarından çıkan sözcükler normal diline evrildi, onu anlamaya başladığımda anlık bir şaşkınlık yaşadım, nedense hep o ilahi dille konuşmaya devam edecekmiş gibi hissetmiştim, orada öylece dikildiğim dakikalar içinde.
“Ata ruh, bana yardım et. Aiduvalığa aykırı bir his düştü içime. İlk kez hizmetiyle yükümlü olduğum savaşçıya dair isimlendiremediğim kötü bir his oluştu. Nedenini bilmiyorum... O his ne, onu da adlandıramıyorum. İlk kez böyle hissettim. Ama lütfen o hissi içimden çek al götür ve toprağa akıt. Ve beni affet... Hizmetime ihanet ettim.” Kaşları bir yay gibi gerilmiş, alnı kırış kırış olmuştu şimdi. İçinde bulunduğu yoğunluk mu sebep olmuştu gözünün kenarında biriken yaşlara, yoksa pişmanlığını dile getirdiğinde daha derinden mi hissetmişti onu, çok mu üzülmüştü? Ama neden? Amon’a ne kadar sadık olduğunu, hayatını ona adadığını, herkesten önde tuttuğunu ve şahsi bir sevgiyle de kendini ona bağladığını burada bulunduğum kısa zaman içinde ben bile anlamıştım. Ben bile şüphe etmezdim ondan, o niye, hangi sebeple şüphe ediyordu kendinden?
Benim yüzümden mi?
Yoksa gerçekten... Hissettiğim ama kabullenmemem gereken o şey... Gerçek mi? En azından... Benim derinlere itmeye çalıştığım ‘şey’ kadar... Dudaklarımda istemsizce oluşan keyifli kıvrımı silip atmaya çalışırken, Daimon’un üzgün olan her hücresi için suçlu hissettim kendimi. Çünkü o, varlığından bile önce, Aiduvaydı. Doğuştan gelen misyonu, geri kalan her şeyden daha önemliydi onun için. Dudaklarımı içe katlayıp burnumdan kesik bir nefes alırken yüzümü düz bir konuma getirmeye çalışıyor, ama başaramıyordum. İçimden gelen gülme isteği, sürekli galip geliyordu sağduyuma. Kadim Şaman ruhun sesi duyuldu orman yolunda, tüylerim diken diken oldu. Çok hoş, insanın içine işleyen bir nida gibi, ağaçların arasında yankılandı ahenkle. Daimon’un atası... Elbette ona bakarak bile tahmin yürütülebilirdi, ne kadar iyi bir ruha sahip olduğu hakkında.
“Sevgili oğul... Sen Aiduvadan evvel bir insansın, bir ruhsun... İnsan olma deneyimin seni zaman zaman böyle sınayacak. Korkma...” dedi şefkatli ses tonuyla. “Elini kalbinin üstüne koy. Kendini affet ilk. Bizden af dilemeden evvel...”
Daimon da en az benim kadar etkilenmiş görünüyordu o sesten. Elini kalbinin üstüne yerleştirirken bir an bile tereddüt etmedi. Artık kaşları çatık, omuzları gergin değildi. Kadim Ruh daha ilk kelimeyi sarf ettiği an, Daimon başkalaşmıştı her anlamda. Yüzü huzura kavuşmuş, göz kapakları hoş bir meltemden etkilenir gibi kıpraşmaya başlamış, dudaklarının kenarında küçücük, ferah bir kıvrım oluşmuştu. Göğsü belli belirsiz içe doğru çöktü bir anlığına, ya da o, elini iyice bastırdı o noktaya, bilmiyorum. Ama sonra, gördüğüm en büyüleyici ışık etrafı sardığında gözlerimi kapatmamak için direnirken buldum kendimi. Daimon’un aurası... Parlak bir lacivert rengindeydi o an. Daimon ilk kez gözlerini açıp etrafa yaydığı ışığı incelediğinde, yüzü kederle doldu. Kadim kitapta okuduğum ışık anlamlarını hatırlamaya çalışırken ben de istemsizce kaşlarımı çatmıştım. Lacivert... Hatırladığım bu anlam... Doğru olabilir miydi?
Kıskançlık.
Daimon’un bir şeyden rahatsız olmuş, hatta kendinden iğreniyormuş gibi bakan gözleri, hatırladığım şeyin doğruluğunu kanıtlar gibiydi.
Ve ben nefes alamıyordum.
Daimon, Amon’a karşı hayatında ilk kez kötücül bir duygu beslemişti; kıskançlık. Beni... Öptüğü için. Kafam, kalbim, ruhum her şeyim allak bullak oldu ve bir kez daha aptal aptal sırıtırken buldum kendimi, Daimon’un saf kahrına tezat, düşüncesiz bir mutluluk... Ve ihtimalini bile düşünmemem gereken bir ‘şey’ için...
Daimon’un korktuğu şey başına gelmişti; ben.
Ve bir daha ‘başına gelmemem’ için elinden geleni yapacaktı, bunu, kararlı gözlerinden okumak hiç de zor değildi...
Ata ruhun dallarından biri yavaşça eğilip Daimon’un saçlarını okşadı. Genç şamanın tüm tüyleri aynı anda ürpermiş gibi omuzları ve kaşları sertçe havaya kalktı. Ruh, konuşmaya başladığında benim bile göğüs kafesimin içini sıcacık bir şefkat hissi sardı, kendimi çok kalabalık, çok güvende hissettim...
“Şimdi kalbine fısılda... ‘Sen suçlu değilsin. Sen insan olmanın en karmaşık halini deneyimlerken, doğru olmaya çalışan bir beşerisin.’ Hisset... Ama dönüştür.”
Daimon’un koyu ve keskin aurası, kadim ruha karşı gelmek ister gibi kıpırdandı sertçe ve öyle ki Daimon’un sözleri tekrar etmek için gözleri kapandığında ve dudakları kıpırdamaya başladığında, hafifçe öne doğru sendeledi, şimdi gözüme hiç olmadığı kadar zayıf görünen bedeni. Aura, rengini korumak için savaş veriyordu adeta, kendi özüyle. Kazandı da. Koyu lacivertliğinden ve gözleri kör edecek parlaklığından hiçbir şey kaybetmedi, Daimon sözleri onlarca kez tekrarlasa bile...
Ata ruh bir ışık huzmesi şeklini alıp ağaçtan çıktığında, katıksız beyazlığı Daimon’u gölgede bıraktı, saniyeler içinde. Sonra küçüldü ve daha da küçüldü, küçüldükçe parlaklığının merkezi toparlandığı için daha da yoğun bir ışık saçmaya başladı etrafa. Gökyüzünde süzülüp Daimon’un göğsüne kondu. Lacivert ışık titreşmeye, soluklaşmaya, görünüp kaybolmaya başladı bir an sonra. Önce mora, ardından koyu bir pembe rengine, oradan açık pembeliğe ve en son da neredeyse beyazmış gibi görünen bir uçuk pembeye dönüştü. Daimon kollarını göğüs kafesinin etrafına sardı yavaşça, sanki oraya konan ruha sarılmak ister gibi, ama kendine has saygı kanunlarına uyan, gereken mesafede tuttuğu bir dokunuşla.
“Teşekkür ederim Ata Ruh. Teşekkür ederim rehberim.” diye fısıldadı. Dudakları hafifçe kımıldıyor, şimdi kendi yoğun enerjisinin yanında bir de o misafir ışığıyla iyice derinleşmiş gibi göz kapakları bile titreşip duruyordu. Işık süzülerek kalktı göğsünden, hafifçe yukarı çıktı, sanki bir babanın sahip olduğu otorite ve şefkatle dikiliyormuş gibi bir konumda durdu.
“Unutma oğul, bizim savaşçı ruhlara aşık olmamız yasak. Biz, sadece kendi türümüze aitiz. Eğer içine böyle bir aşk düşerse, hem kendini hem de korumakla yükümlü olduğun savaşçıyı tehlikeye atarsın. Dikkat et...” dedi Daimon’a. Ruhlar... Dolambaçlı yollara ihtiyaç duymuyorlardı anlaşılan... Söylemeleri gereken şeyleri doğrudan söyleyebilme hesapsızlığına sahip olabilecek kadar özgürlerdi. “O küçük kıza... Lima’ya, dikkat et.”
Daimon saygıyla kadim ruhun önünde eğilirken, beden diliyle onaylamış oldu onu. Benim kulaklarım uğulduyordu adımı ruhun sesinden duyduğum andan beri.
Gerçekti. Ve her ne kadar olmaması gerektiğini bilsem de bu gerçeklik beni bir kez daha gülümsetti. Bir kez daha… Yüz ifademi kontrol altında tutamıyordum ama sorun değildi, kendi insanlarımın, onların kadim ruhlarının arasındaydım. Ve bahçede benim dışımda yaşayan tek kişi Daimon’du. Benim Daimon’um. Gerekirse benim için Amon’u bile karşısına alacağını söyleyen, dans ederken tatlı tatlı laflar eden, gizli çalışma odasını sadece bana gösteren Daimon. Sızı kulesinde acı çekmeyeyim diye beni kaçıran, bana iksirler yapan, zihnimin içinde hiç durmadan konuşup bana Patriam’ı öğreten Daimon... Şifacım, sırdaşım, en iyi dostum... İkimizin iyiliği için burada kalmak zorunda. Atalarına karşı yaşadığı mahcubiyete izin veremem bir daha, Amon’a duyduğu sadakat, öğrendiği ilk şey, onu ‘o’ yapan şey... Bunu ondan alamam.
Daimon’un gözünden akan tek damla yaş bile beyaz pembe ışıklara bürünmüştü o an. Bense hala gülümsüyordum.
Daimon’u orada bırakıp içeri kaçmam gerektiğini bilecek kadar hadsiz hissediyordum. Belki Daimon’un Amon’u öptüğüm için bana küseceği, kızacağı hatta daha kötüsü bana artık saygı duymayacağı düşünceleri zihnimde ve göğüs kafesimde dolaşıp dururken öyle büyük bir üzüntü hissetmiştim ki; orada ikimizin öpücüğünün onu çocuk gibi kıskandırdığı gerçeğini öğrenmem bana iyi hissettirmişti. Bencillik mi ediyordum, belki. Ama bu, az önce düşündüğüm ihtimaller kadar korkutmuyordu beni. Bir kereliğine bencil olmak… O an için en iyi ihtimaldi.
Hem ne güzel, Ata Ruhu ona hiç yakışmayan o hissi de alıp yok etti saniyeler içinde… Ne güzel!
Ayağımı bir adım geri atıp ses çıkarmadan kaçmaya yeltendiğim an ayaklarım görünmez bir iple birbirine dolandı ve yere kapaklandım. Yüz üstü düştüğüm yerde etrafıma saçtığım ışığı görünce korkudan kalbim güm güm atmaya başladı. Amon yakınlarda mıydı? Yine mi ortaya çıkmıştı tanrının cezası Moira iplikleri?! Başımıza onca bela açtıktan sonra, yüzsüzce geri mi dönmüşlerdi, hem de Daimon’un evinde, onun kadim ormanında…
İlk bakışta Moira bağının ışıktan ipliklerine benziyor olsa da şimdi beni sıkıca bağlayan, olduğum yere düğüm yapan ışık iplikleri başkaydı… Yattığım yerde parmak uçlarıma dolanan incecik iplere baktım. Moira kadar gösterişli değillerdi. Ama en az onun kadar güzel ve nahif bir ışıkla parlıyorlardı… O an birkaç adım ötemde Daimon’un olduğu gerçeğini bile unutturdular bana, güzellikleriyle.
Ellerimi ve ayaklarımı saran ışık iplikleri bir an sonra, tüm ormanı aydınlatarak uzadı ve Kadim Ruhun içinde olduğu ağaca doğru çekti bedenimi, tıpkı az önce beni Amon’a çeken Moira gibi, karşı konulamaz bir kuvvetle. Ben ne olduğunu anlayamadan çığlık ata ata ağaca yapıştım ve bedenim ışık iplikleriyle ağaca bağlandı.
“Lima?!” Daimon Ata Ruh ile ayininin ortasına düşmem üzerine, nadiren gösterdiği açık seçik şaşkınlığıyla bana bakarken, utançla gözlerimi sımsıkı kapatıp dudaklarımı içe katladım. Daimon’un ayak sesleri bana yaklaştığı an derin bir nefes alıp gözlerimi açtım, sırf bunu yapmak zorunda hissettiğim için. Yoksa ölene kadar gözlerim kapalı durabilirdim orada öylece, onunla yüzleşmek zorunda kalmamak için. “Açıklayabilirim… Ben tuvalete gidiyordum, birden ağaç beni kaçırdı!”
Daimon, sesli bir nefes verip bana dokunmaktan imtina ederek yüzünü başıma doğru eğdi. Üstümdeki ışık ipliklerini nasıl çözebileceğini düşünür gibi, eliyle ne olduğunu çözemediğim küçük hareketler yapmaya başladığı sırada, “Başkalarını gözetlemek hiç iyi bir özellik değildir Leydim.” dedi mesafeli bir sesle. Alaycı mıydı yoksa? Anlayamadım. Sanki son yarım saatte Daimon ile aramızdaki yakınlığa bir şeyler olmuştu. Önceden beni ısıtan o yakınlık, sırtımın ürpermesine neden oluyordu şimdi. “Hele ki Patriam gibi bir yerde, yanlışlıkla hiç istemediğiniz bazı ritüellere denk gelebilirsiniz ve ruhunuz bambaşka alemlere kaçabilir.”
“Keşke kaçsa ruhum başka alemlere de, bu ucubeliklere alet olmasam!” diye bağırdım gözlerim istemsizce kapanırken. Etrafımdaki ipliklerin yaydığı ışık, daha önce gördüklerime benzemiyordu. Gözüm zamanla ışığa alışacak sanırken, her saniye daha da yoruluyordu ışıktan. Belki de bu… Ruhumun yorgunluğuyla ilgiliydi. Bir de Daimon benimle yeni tanıştığı alelade bir tanıdıkmışım gibi konuşuyordu, yaşanan her felaketin üstüne! Mesafesi… İçimi bir tuhaf ediyordu. Alışık değildim ki. Herkese karşı mesafesini koruyan etik değerlerini her şeyden önde tutan bu çocuk… En başından beri bana kimseye davranmadığı bir yakınlıkla davranıyordu. Onun suçuydu! O alıştırmıştı beni, ‘Daimon’ için herkesten farklı bir konumda olma hissine. Dudaklarım istemsizce titrerken, bu kadar öfkelenmiş olduğuma ben bile şaşırdım. Gözlerimi güçlükle açıp Daimon’un allak bullak olmuş yeşillerine diktim. “Benimle niye böyle konuşuyorsun ki sen şimdi?! Ne yaptım ben sana?!”
“Nasıl konuşuyorum ki?” diye sordu sesini alçaltarak. Gözleri bir an sonra, beni ağaca bağlayan ışık ipliklerine kaydı yine. Dalgın ve pürüzlü ses tonu benden çok ağaçta yaşayan ruhun yarattığı iplerle ilgileniyor gibiydi. Yüzüme bile bakmıyordu. Onun… Bana bakmadığını görmek istemediğim için gözlerimi kapattım bir süreliğine. “Nerden çıktı bu iplikler şimdi…” diye söylenerek, iki elini avuç içlerini ısıtmak için birbirine sürttü. Kitapta okumuştum yine, ısı enerjiyi artırır ve enerjinin ulaşması gereken yere ulaşmasını kolaylaştırırdı…
Tam da okuduğum o sayfada bulunan çizimlerdeki gibi, avuç içlerindeki ısı bir anda ellerini kaplayan bir ışık kütlesine dönüştü. Ama sonra, aniden durdu, bana yardım etmekten vazgeçmişti sanki. Birden aydınlanma yaşamış gibi gözleri parladı, ellerindeki ışıktan farksız bir ışıltıyla… İlk kez doğrudan gözlerime baktı ve dudaklarını gülmemek için birbirine bastırarak aşağı doğru büktü aynı esnada. Parmağını havaya kaldırıp “Bir saniye…” diye fısıldadığında az kalsın aptal aptal gülecektim ben de. Daimon vakit kaybetmeden gözlerini kapatıp bir şeyler mırıldanmaya başladı. Bağlandığım ağacın sıcak gövdesi soğudu saniyeler içinde. Sanki Ata Ruhun enerjisi çekildi, önce benim üzerimden, ardından ağaç dallarından… Ben bile derinlerimde hissettim, ışıltılı varlığından geriye kalan yoksunluğu. Hafifçe gözlerini açtı Daimon ve öyle sağlam bir kahkaha bastı ki tüm ağaçlar ona eşlik etti adeta.
“Ne gülüyorsun be? Az önce soğuk soğuk konuşuyordun, ne oldu şimdi birden?” diye çıkıştım. Kafamı karıştırıp duruyordu. Sanki hem uzaklara kaçıyor, hem de sadece bana koşuyordu… Sanki… Saniyeden saniyeye değişiyordu içindeki duygular. Hafifçe göğsüne vururken kaşlarımı çattım, o öne doğru eğilerek gülmeye devam ederken. Daimon elini göğsünün altına yaslayıp kesik nefesler alarak kahkahasını sonlandırmaya çalışırken, hiç rastlamadığım kadar keyifli görünüyordu.
“Az evvel Ata Ruhun enerjisi hala buradaydı, yanında bir saygısızlık yapmamak için kendimi tuttum.” dedi, beklenmedik mesafeli tavrına açıklık getirerek. Ellerindeki ışık kümesi yavaş yavaş solarken, yere çöktü. Ben hala ağaca bağlı bir biçimde duruyordum ama sanki o, bu detayı fark etmeyecek kadar eğleniyordu o an. Özlediğim o alaycı gülümsemesi yüzünde asılıyken, “Neden mutlu oldun sen bakalım… Dökül.” diye sordu, gözleri bir başka parlayarak. Az kalsın kendi tükürüğümde boğulacaktım… Vakit kazanmak istercesine boğazımı temizlerken Daimon omuzları sarsılarak kıkırdadı çaresizlik içindeki halime. Çenemi dikleştirip,
“Böyle bir gecede beni ne mutlu edebilir ki? Mutlu falan değilim!” diye tısladım dişlerimin arasından. Daimon, başını ağır ağır salladı iki yana doğru. Hala tembel bir ifadeyle sırıtıyordu.
“Çok safsın Lima… O kadar mutlu hissetmişsin ki az önce bir sebepten, vücudun öyle bir ısınmış ki, gücünü kontrol etmeyi bilmediğinden ruhundan sızan ışıklar iplik olup ayağına dolanmış.” Daimon, bana hayran hayran bakarken az kalsın utançtan baygınlık geçirecektim. “Hem… Benim enerjimin bağlı olduğu ağaca kadar uzanıp seni mutluluğunun kaynağına bağlamış…” Sanki sorduğu her sorunun cevabını zaten biliyormuş ve zihninde dönen o olası cevaplardan oldukça memnunmuş gibi, çocuksu bir neşeyle başını iyice kaldırdı, sanki beni daha net görmek istiyormuş gibi bir hali vardı. “Söyle bakalım, az önce seni bu ağaçla ve benimle ilgili ne bu kadar mutlu etti?”
“Çöz beni Daimon, biri görecek!” diye bağırdım yapmacık bir panikle. Konuyu değiştirmek için öyle bir debeleniyordum ki Daimon bir anlığına burnundan nefes vererek güldü. Başını ağır ağır iki yana doğru sallayıp beni reddederken hafifçe ciddileşti yüzündeki ifade.
“Söyle.”
“Daimon canım acıyor çöz beni!” Yalan söyledim. Canım acımıyordu. Ama bir an önce buradan ve bu konuşmadan kurtulmaktan başka çarem yoktu. Daimon, bana ‘yok artık’ der dibi bakarken,
“Can acıtmaz o ipler. Yalan söyleme…” dedi imalı bir ses tonuyla. Gözlerimi kapatıp dişlerimin arasından derin bir nefes soludum. Başka bir çözüm yolu arar gibi sessizleştim birkaç saniyeliğine. Ardından gözlerimi sertçe açıp başımı olabildiğince Daimon’a doğru eğdim ve alaycı bir tavır takınmaya çalışarak,
“Önce sen söyle o zaman… Sen neden kıskandın Amon’u? Gücü ya da statüsü için olsa şimdiye kadar bin kere kıskanırdın. Ama nasıl oluyorsa beni öptüğü an içine düşmüş o kıskançlık?” diye sordum gözlerimi sahte bir kuşkuyla kısarak. Üstüne düşünmeden hiç istemediğim bir şeyi yapmıştım, içine düştüğüm derin panik çukuru yüzünden... Onu kışkırtmıştım.
Daimon’un zihnindeki yapboz parçaları, benden duyduğu cevapla birlikte net bir biçimde yerine oturmuş gibi keyifle gözlerini irileştirdi, yüzüne çarpık bir gülümseme kondu.
“Sen de o yüzden mü böyle elin ayağın birbirine dolanacak kadar mutlu oldun?”
“Mutlu olmadım. Sadece… Şaşırdım!” diye bağırdım, gözlerimi ondan kaçırarak. Daimon ağır hareketlerle oturduğu yerden kalkıp, tam karşıma, oldukça yakın bir konumda dikilip başını yana doğru eğdi. Yüzündeki alaycı ifade ve o tatlı güç savaşının ışıltılı esamesi silindiğinde geriye sadece ‘yoğunluk’ kaldı. Görmemem gereken, çünkü tek görüşte bile bağımlılık yapacak o duygu yoğunluğu… Daha önce kimse bana, içi gidermiş gibi bakmamıştı… Daimon, böyle anlarda her şeyden sıyrılıp sırtını dürüstlüğe yaslar, içini açarken dünyanın en cesur insanına dönüşürdü.
“Şaşacak ne var Lima? Şu okulda ilk kez bir kız ilgimi çekti, ilk kez bir kızla konuşurken eğlendim, ilk kez Amon dışında biri için kurallara karşı geldim…” diye fısıldadı pürüzlü sesiyle. Nefesim kesildi. Bana alttan bir bakış atarken çocuk gibi görünüyordu, ilk kez. İlk kez bu kadar savunmasız ve kabullenmiş duruyordu. Dürüstlüğün… Sonumuz olacak. Olursa olsun… “Hal böyleyken, Aiduvası olduğum gerçeğini bir kenara bırak… En yakın dostumla bu kızın herkesin ve benim gözümün önünde dakikalarca tutkuyla öpüşmesini… Hatta her an birbirlerinin kollarında ölecekmiş gibi birbirlerine temas etmelerini… Tutkudan delirdiklerini izlemek nasıl kıskandırmaz beni?”
Gözlerimi ondan kaçırırken, hayatım boyunca bir daha Daimon’a bakamayacak kadar utanç içinde hissediyordum kendimi. Amon ile yaşadığım o dakikalar yeterince çekilmez bir anıya dönüşmüştü zihnimde. Üstüne dışarıdan nasıl göründüğümüzü duymak… Hele Daimon’dan… Yerin dibine geçmek istememe neden oluyordu. Daimon… Beni kıskandığını, o ‘şeyin’ gerçek olduğunu söylerken gözünü bile kırpmadı. Öyle güçlü bir duruşa sahipti ki içim gitti. Bağlarımdan kurtulma, başımı göğsüne yaslama isteğiyle doldum. Ama sonra bundan da utandım. Dışarıdan bir gözle, ikili oynuyor gibi görünüyor olmalıydım. Amon ile yaşadığımız o anın benimle ilgisi yoktu, bunu ben biliyordum. Ama karşımda, o ‘an’ yüzünden zarar görmüş, bunu açıkça dile getiren Aiduva… Patriam sınırları içindeki en değer verdiğim insandı.
“Söyleme öyle… Utandırma beni. Moira yüzünden oldu. Ben de anlamadım…” diye fısıldadım boğuk bir sesle. Başım öne eğikti hala. Ve… Daimon’a bakmayı özlemeye başlamıştım çoktan…
Daimon kuş tüyü kadar hafif bir dokunuşla parmak uçlarını çeneme yerleştirdi. Başımı hafifçe kaldırıp gözlerimizi yeniden birbirine bağlarken, elmacık kemiklerimdeki ısı dalgası kulaklarıma kadar ulaştı. Ama öte yandan… Ona bakmak, konu o olsa bile güç veriyordu bana. Söylemek istediği çok şey varmış ama söylemesi imkansızmış, belki de nasıl özetleyeceğini bilemiyormuş gibi sustu birkaç uzun saniye boyunca. Ardından fısıltıya yakın bir tonda, “Biliyorum…” dedi. “Keşke bu dünyanın düzenini değiştirebilseydim… Belki o zaman, o salonun ortasına koşar, seni Amon’un kollarından çekip çok uzaklara kaçırabilirdim.” Elinin tersi saçlarıma, oradan hafifçe boynuma doğru kaydı. Neredeyse, dokunmuyordu. Sadece esintisini hissediyordum sanki parmaklarının… Bir an sonra minik ışıklar gördüm parmak uçlarında, bağımı çözmek için şaman öğretilerinden birine başladı usulca. “Belki Kasımpatı köyüne kaçardık birlikte.” diye fısıldadı, bakışları çözülen ipliklere odaklanmışken. Öyle üzgün göründü ki o hayalin uzaklığıyla… Az kalsın iplerden kurtulan kollarımı ona uzatacak, bir daha ayrılmayacakmışım gibi sarılacaktım boynuna. “Kim bilir…” Dudaklarım titriyordu. Göğüs kafesimdeki zelzeleyi dışa vuruyordu sanki durduramıyordum. Birbirine bastırdığım dudaklarımı içe doğru büküp burnumdan kesik nefesler alıyor, ağlamaktan korkuyordum. Çünkü tek damla yaş, o an duyduklarımdan sonra saatlerce sürecek hıçkırıklara dönüşecekti, biliyordum. Sanki Daimon da biliyordu… Başı öne eğik olan oydu bu kez, bana… Duygularımı dizginleyebilmem için zaman tanıyordu. Sanki kendisi dizginleyebiliyormuş gibi… “Hadi… İçeri kadar eşlik edeyim sana. Bu gece senin ve Amon’un şerefine tertip ediliyor. Bu kadar uzun süre uzak kalman doğru değil.” dedi buz gibi sesiyle. Sağduyusuna geri dönmüştü, hatta ona dönüşmüştü daha fazla vakit kaybetmeden.
“Gitmek istemiyorum…” Ceketinin ucundan tuttum, dudaklarım aşağı doğru bükülürken. Sağduyulu Daimon’u sevmiyordum artık. Beni zorluyor olsa da dürüst Daimon’u istiyordum. Yoğun duyguları gözlerine yansıyan kıskanç Daimon’u… Beni… Öpmek istiyormuş gibi bakan Daimon’u… “Gitmesek… Yani gitmesem olmaz mı?”
“Olmaz.” dedi, kendini zorlayarak gözlerime baktığı sırada. Bakışlarında salt kararlılık vardı artık. Kaybetmiştim. “En azından… Düzen hala böyleyken.”
Sözlerinde acı vardı. Üzüntü, öfke… Benim Patriam’a geldiğimden beri hissettiğim her şeye benzeyen; onamaz, isyan eden, kabullenemeyen ama bir noktada pes etmek zorunda olduğunu bilen içten içe… Çaresiz ve muğlak… Kendi arzularını Patriam’ın hudutlarındaki çarpık yasalara bir türlü sığdıramayan, özgür olamamanın acısını boğazındaki düğümde taşıyan… İlk kez demişti Daimon. Benim için de… İlk kezdi. O kabul etmişti, dile getirmişti. Ben… Sadece bakıyordum şimdi ona. Gözlerimin dilinden anlardı, biliyordum. Annem olmayan birine canım pahasına güvenmek, ilk kez. Birine sığınmak, sırtımı yaslamak istemek, birinin saçlarını, gözlerini, dudaklarını bile, gözlerimin önünde canlandırmak, uyumadan önce. Ve sürekli gözlerimle aramak birini, ilk kez… O yanımdaysa huzurlu, yoksa tedirgin hissetmek. Her şeyi, geçmişi, şu anı ve gelecek için düşündüğüm her şeyi birine anlatmak istemek… Saatlerce dinlemek, birinin her şeyini bilme arzusuyla dolmak, ilk kez…
Duyuyor musun Daimon?
Gözlerimi bir anlığına ondan çekip derin bir nefes aldım. Sonra aynı kararlılıkla döndüm koyu yeşillerine. Kaybetmiştik.
***
Daimon iki adım arkamdan yürüyordu, protokole uygun şekilde. Keşke, bari etrafımızda kimse yokken Patriam girmeseydi aramızda. Ama Daimon, en az benimki kadar zor bir gece geçiriyordu. Hayatında ilk kez Aiduvalığa ters bir duyguyla sarsılmış, Ata Ruhuyla konuşurken suçluluk hissi yüzünden kıvranmış, sonra bir şeylerin karşılıklı olduğunu anlamıştı, ağacın mutluluk ipleri yüzünden. Dürüstlüğü, sağduyusu geri dönene dek daha da yormuştu onu. Şimdi… Daha zordu, ikimiz için de. Lacivertten uçuk pembeye dönen aura rengini düşündüm. Daimon bu geceden sonra (sanki daha fazlası mümkünmüş gibi) büsbütün titizlenecekti, prosedürlere uygun hareket etmek konusunda. Bu durum canımı sıksa da ona hak veriyordum içten içe, ikimizi de korumaya çalıştığı için minnettardım hatta.
Bakışlarım ağaçlı yola kaydı birden. Sağımızda ve solumuzda, ip gibi dizilmiş ağaçlar öne doğru eğilmişlerdi tek tek, karşımızda diz çökmüş gibi. Sanki Daimon’un ataları, Patriam’ın veliaht prensesine ve onun çok değerli dostu olan Aiduva torunlarına saygılarını gösteriyorlardı…
Orman yolundan çıkıp Hanedan Kulesine doğru yaklaşırken, kapıyı ve oradaki muhafızları uzaktan gören Daimon, “Birlikte içeri girmemiz uygun olmaz. Sen geç, ben birkaç dakika sonra gelirim.” dedi, arkamdan hafifçe kulağıma doğru eğilerek. Ona dönmeden, başımla onaylayıp küçük adımlarımla, isteksizce kapıya doğru yürümeye başladım. Kapıya yaklaştığım sırada, arkamı dönüp baktığımda Daimon bir ağaca yaslanmış, benim adımlarımı izliyordu. İncecik, ışıkla sarmalanmış birkaç iplik ayaklarına dolanmıştı… Gülüyordu… O bunu kontrol edemeyecek biri değildi ama benim görmem için serbest bırakmıştı mutluluğunu sanki…
Ah, Daimon… Kasımpatı Köyüne bir karga olarak geldiğin günlere dönsek keşke… Belki o zaman sen özgürce uçardın, ben de dilediğim gibi peşine takılırdım… Birlikte koşar, güler, sohbet ederdik…
Kasımpatı köyünde meşhur bir uçurum vardır. Dibi görünmeyecek kadar derin ve dalları birbirine karışmış yabani ağaçlarla kaplanmış, dedelerimizin anlattığına göre ağaçların dibinin sığ bir nehre bağlandığı, ama en kurak yaz günlerinde bile kimsenin cesaret edip inemediği, sadece metrelerce yukarıdan seyredip dibin sahip olduğu kaynak suyunu hayal etmekle yetindiğimiz bir uçurum… Adı; Kızılgedik. Suyunun rengine karışan kandan gelir adı… Çünkü… Ölümü bekleyecek kadar sabırlı olmayan insanlar, açlığa ve kurağa katlanmak istemeyenler, Kızılgedik’e emanet ederler kendilerini... Ve aşıklar da, kaybedenler de, yas tutanlar da…
Ruhum bedenimden uzakta, Hanedan Kulesinin çatısını da, göğün ilk katlarını da aşan bir yükseklikte, hissettikleri yüzünden yorgun düşmüş zavallı bedenimi izliyordu. Ölümü beklemek dahil her konuda sabırsız hissediyordum; hem saniyeler içinde ölmek hem de sonsuza kadar yaşamak istiyordum o an... Kaybetmekten korktuğum her şeyi kaybetmiş, yasımı bile uzaktan tutmuştum sanki...
Kızılgedik’ dönüşmüştüm...
Ve damarlarımda akan kan bile suyla karışmış, akışı bir nehir kadar hızlanmıştı sanki, nehrin alacalı, kızıl pembe rengini almıştı. Görmüyordum ama hissediyordum.
Çünkü gözlerim, yalnızca Daimon’u görüyordu o an.
***
Hanedan kulesinin uzun koridoru yarım saat öncesine göre daha uzunmuş gibi geldi. O salona geri dönmek istemiyordum, bu gece ve içinde barındırdığı sürprizler beni o kadar yormuştu ki yatağıma ihtiyacım vardı yalnızca. Hiç olmadığım kadar sarhoş olmamın ve üstüne bir de ayılmamın da etkisiyle başım her an çatlayacakmış gibi ağrıyordu. Daimon ile az evvel yaşadığım yoğun sohbet ise üstüne tuz biber olmuştu tüm allak bullaklığımın…
Davet salonunun kapısında bekleyen muhafızlar uzak adımlarımı duyar duymaz başlarını öne eğdiler ve kapıyı sonuna kadar açtılar benim için. Amon ile oturduğumuz masaya geri dönene dek başımı kaldırmadım ben de, etrafa bakınmadım hiç; kimseyi görecek, meraklı yüz ifadeleriyle uğraşacak, fısıldaşmalarını, hakkımda alenen yaptıkları dedikoduları dinleyecek halim kalmamıştı.
“On dakikalığına hava almaya çıktığını sanıyordum.”
Yerime oturduğum an kulağımın yakından gelen sert fısıldamayla gözlerimi kapattım ve burnumdan kesik bir nefes verdim. Tam ağzımı açıp ona sağlam bir cevap verecektim ki Amon, keyiften yoksun ses tonuyla güldü.
“Daimon nerede?”
Gözlerim istemsizce açılırken kaşlarımı çattım. Neden böyle bir soru soruyordu şimdi? Neden sabit bakışlarından vazgeçmiş, bana salt imayla hatta biraz da eğlenirmiş gibi bakıyordu? Yoksa az önce yaşananları görmüş, daha kötüsü Moira yüzünden hissetmiş olabilir miydi?
Eğlenen Amon... Sabit ifadeli halinden bile daha tehlikeli görünüyordu.
“Ne bileyim ben?” dedim omuz silkerek. Arkamdaki kapının açılırken çıkardığı gıcırtı sesini de aynı esnada duydum. Daimon... Salona geri dönmüş olmalıydı. Amon başını kaldırıp omzumun arkasından baktığı noktaya doğru gülümsediğinde bundan emin oldum. Muhtemelen şu an bize doğru yürüyordu. “Ben kulenin önünde yürüyüş yaptım biraz. Kaya köprüye doğr-“
“Leş gibi şaman ruhu kokuyorsun! Bir daha bana yalan söylemeye cüret etme sakın.” Amon bakışlarını Daimon’dan çekmeden konuştu. Amon’dan her şeye rağmen korkmuyordum, hayatım boyunca yalana sığındığım da olmamıştı hiç. Ama şimdi mevzu çok başkaydı, korumam gereken biri vardı; hayat misyonunu kaybetmekten korkan biri... Benim Patriam sınırları içinde önemsediğim tek kişi...
“Veda ritüeli zamanı geldi.” Daimon’un sesi tok, duruşu her zamanki kadar nahif, tavrı Amon ile baş başa olduklarında sahip olduğu rahatlığa oldukça yakındı. Hiçbir şey olmamış gibi davranmak konusunda ondan iyisi yoktu. Amon’un yüzündeki gülümseme genişledi.
“Müstakbel gelinimi ailenle mi tanıştırdın?”
Daimon başını hafifçe sağa doğru eğerken yüzünde küstah bir ifade oluştu. Alaycılığına ek, dudaklarında daha önce hiç görmediğim tarzda bir kıvrım.
“Saygıdeğer Veliaht Prensesim bir aile toplantısını böldü diyelim.”
Başımı ağır ağır salladığımı Amon bana doğru bakıp tek kaşını kaldırana dek fark etmemiştim bile. Daimon’u içgüdüsel olarak onaylamıştım. Oysa zihnim donup kalmış gibiydi o an, sanırım... Daimon’un zaman zaman benimkine karışan zihninden yardım almıştım bilmeden...
“Etrafı merak etmiştim, ağaç yolunun sihirli olduğunu ne bileyim ben!” diyerek çıkıştım Amon’a, kelimelerim sessiz ama gerçekçi bir biçimde vurguluydu.
Amon bu mevzuyu uzatacakmış gibi göründü, bakışlarında anlamlandıramadığım bir parlaklık oluştu. Tam konuşmaya devam edecekti ki dansçı kızlardan dördü masanın yanına doğru süzülüp bize ellerini uzattılar. Sanırım Daimon’un bahsettiği veda ritüelini başlatmak için buradalardı.
Daimon geri çekildi, kızlar bizi ruhani bir yolla tutup ayağa kaldırdılar. Tenlerini hissetmiyordum, sanırım ruh formundalardı ya da bu da başka bir çeşit sihirle ilgiliydi. Salonun ortasına kadar gelip etrafımızda çember oluşturdular. Birkaç tane erkek dansçı aralarına katıldı, usul usul dönerek, ahenkle dans etmeye başladılar. Göğüslerine uzanıp çiçek açmış nilüferler çıkardılar bir noktada, üstümüze serptiler hoş kokulu çiçekleri. Nilüfer odası... Tabii ya... Sıra ondaydı...
‘Açıldıklarında sağ elini kaldırıp selamlama için öne doğru indireceksin yavaşça. Ama sen eğilmeyeceksin.’
Amon’un zihnimdeki sabit sesi üzerine kımıldamadan ve sessizce onayladım onu. Artık alışmıştım bu ani, emrivaki misafirliklere. Dansçılar dans ederek iki aksi yöne çekildiler ve bizi açığa çıkardılar. Amon ile aynı anda, az önce talimatını verdiği tuhaf hareketi yaptık. Her zamanki kadar samimiyetten uzak ve burnu havada bir selam veriş şekliydi.
Dansçılarla birlikte salondan ayrılırken ardımızda sonu gelmeyecekmiş gibi hissettiğim alkış seremonisini bıraktık. Daimon, salonun dışında, geniş holdeki devasa aynanın önünde bekliyordu bizi. Kolunu aynaya bağlı olan sehpaya atmış, rahat bir duruşla yaslanmıştı. Sanki üstündeki pembe beyaz aura ışığını görüyordum hala... Ata ruhun yardımı işe yaramış olmalıydı. Dudaklarım bir anlığına yukarı doğru kıvrıldı. Daimon’un o yarım saniyelik imayı yakaladığını biliyordum. Ama umursuyormuş gibi görünmedi. Hiç istifini bozmadan ona doğru yürümemizi bekledi sessizce. Ardından rahat tavrıyla sırtını dikleştirip çenesinin ucuyla merdivenleri işaret etti.
“Gidelim. Size kapıya kadar eşlik edeceğim.” dedi, tavırlarına tezat sinir bozucu derecede mesafeli bir saygıyla. Burnumdan nefes verirmiş gibi güldüm.
Hanedan kulesinin merdivenlerini iki basamak önümüzden tırmanan Daimon o kadar tepkisiz ve sessizdi ki bir sebepten sinirime dokundu yol boyunca. Elindeki anahtarı sallayıp duruyor ve doğrudan önüne bakıyordu. Bir anda merdivenleri inip kuleden çıksak farkına bile varmayacak gibi görünüyordu.
“Sen bilmiyor musun yolu?” diye sordum Amon’a fısıldayarak. “Neden bize eşlik ediyor ki?”
“Bunların hepsi ata gelenekleriyle ilgili, enayi değil herhalde Daimon da keyfi olarak her haltta benim kuyruğum gibi dolaşacak kadar! Bilmediğin konular hakkında fikir belirtmekten vazgeç!”
“Sadece öyle gerekiyor demen yeterliydi. Aman bana küstahlık taslamak için hiçbir fırsatı kaçırma!”
Hanedan kulesinin üst kat koridorları, davet salonunun sahip olduğu holden bile çok daha şık, hatta büyüleyici görünüyordu. Eh, sonuçta ilk kata ‘alelade faniler’ girip çıkıyor, bir takım davetler için orada bulunuyorlardı ama merdivenler kulenin ilk katına davet edilen herkese yasaktı. Hanedan üyesi olmadığın sürece. Bu katlar tamamen krallığa özel olarak, ne kadar özel olduğunu her adımda insanın gözüne sokmak istercesine incelikle hazırlanmıştı. Kemerli tavanların arasından geçerken beyaz mermerin güzel parlaklığı yüzünden başım dönüyor, yolun kenarına dizilmiş kürsülerdeki onlarca mumdan koridora akan sarı ışıkla kendimi saçma bir şekilde huzurlu hissediyordum.
Koridorun sonundaki kocaman duvarda tek bir kapı vardı. Daimon hızlandı o kapıyı görünce. Anahtarı elinde çevirip ucunu parmaklarının arasına aldı ve kapının kilidine sokmaya çalıştı uzun bir süre boyunca, sanki içten içe kapıyı açmak istemiyordu... Amon’un dudaklarından kesik, sıkıntılı bir nefes döküldü. Daimon’un sırtına çarptı. Birkaç saniye sonra açıldı kapı. Yine mi telepatiyle, kendi aralarında konuşmuşlardı?
“Güzel bir gece geçirin. Bir ihtiyacınız olursa seslenirsin. Gölge Oda’da olacağım.” dedi Daimon bize doğru döndüğü sırada. Başının ucuyla koridorun sağında kalan kapıyı gösterdi. Benim olduğum tarafa dahi bakmıyordu. Amon’a yönelttiği bakışları donuk ama kötücül hiçbir his barındırmayan, mat iki boncuk tanesine benziyordu. “İçeride iki ayrı yatak var. Ama dilerseniz, birleştirilebiliyor. Görevlilerden ya da benden yardım-“
“Gerek yok!” diyerek sözünü kestim sessiz ama sert bir tınıyla. Daimon başını bana doğru çevirdi, sanki istemediği bir reflekse kapılmış gibi. Gözlerinin önünden koyu gölgeler geçti. Gergin dudaklarını sanki zorla kımıldatıyormuş gibi,
“Peki. Nasıl dilerseniz Leydim.” dedi mesafeli tavrıyla ve kapının önünden çekildi. Amon sıkılgan bir tavırla, içinde bulunduğu anı geçiştirmek ister gibi başını salladı. Ardından Daimon’a kısa bir baş selamı verip girdi odaya, beni beklemeye gerek duymadan.
Ama Daimon... Kendi odasının kapısının önünde bekliyordu.
“Ne demek Gölge Oda?” diye sordum kendimden beklemediğim bir uysallıkla. Daimon’un (zorunda hissederek) tekrardan aramıza koyduğu mesafe canımı öyle sıkmıştı ki, bir çözüm yolu arıyordum sanki çaresizce...
“Veliaht Prensin gölgesi olarak büyüyen Aiduva, onun en savunmasız olduğu yerde, yatak odasında da görevine devam eder. Hemen yanındaki odada kalır, pek uyumaz, gecenin seslerini dinler, tetikte olur hep. O yüzden Gölge Oda deniyor.”
“Anladım.”
“Lil-“
“Daimon, eğer Amon’u boğazladığımı duyarsan elini çabuk tutarsın, olur mu? Yarın görüşürüz.” dedim kendimi zorla o odaya atarken. Daimon’un ardımdan güldüğünü duymak, az da olsa nefes almamı sağladı.
***
Oda sandığımdan bile daha büyüktü. Ortaya yerleştirilmiş iki yatağın arasında en fazla elli santim vardı, birleştirmeyi bırak ayırmak gerekiyordu. Yatakların yakınlığının aksine geriye kalan mobilyaların hepsi birbirinden uzağa yerleştirilmiş, taşradaki sıradan bir köy büyüklüğündeki odaya dengeli ve düzenli bir hava katmışlardı. Amon sağdaki yatağın kenarına oturmuş yorgun bir tavırla başını öne eğip gözlerini kapatmıştı. Burnundan soluyordu.
“Şu an öfkeli olması gereken kişi sen misin cidden?” diye sordum sinirden kafayı yemek üzere olduğumu açık eden bir keskinlikle. Amon tehlikeli bir alaycılıkla güldü ve ayağa kalktı aniden. Geriye doğru adımladım. O da, bana doğru...
“Sakın!” dedim elimi uyarıcı bir tavırla öne doğru uzatarak. Ardından odanın hudutlarının içinde yürümeye, Amon’a en uzak noktayı bulmaya çalıştım. Her yerde rahat minderler, oturma köşeleri, kocaman masalar vardı. En uzaktaki hangisiyse, onun üzerinde uyuyabilirdim. Amon ile temas etme ihtimaline karşın halının üstünde bile uyumaya sıcak bakıyordum. Bir kez daha Moira etkisine girmekten öyle korkuyordum ki... Sanırım öyle bir olasılıktan aklımı kaçırarak geri dönebilirdim ancak.
“Benden değil kendinden korkuyorsun.” dedi Amon pis pis sırıtarak. Üstüme doğru yürümeye başladı. “Merak etme Lima, seni bir daha yalvartmayacağım.”
Zihnime doluşan anıyla ellerimi saçlarıma sarıp gözlerimi kapattım içimde biriken hırs, pişmanlık, korku ve tarif edemediğim başka bir yoğun duyguyla.
“Sus!”
Odanın öbür ucundaki zigon sehpanın üstünde duran ve yanmayan şamdanı yere indirdim. Sehpaya oturup dizlerimi karnıma çektim, içgüdüsel olarak kendimi korunmuş hissetmek için. Neyse ki Amon durmuştu. Uzak bir noktada, dikildiği yerden bana imalı bakışlar atıyor ve hiç olmadığı kadar eğleniyordu o an. Başını hafifçe sağa doğru eğip kollarını göğsünün üstünde birleştirdi.
“Hadi ama Lima... İtiraf et-“
“Beni rezil etmek için bilerek yaptın dimi?” diye bağırdım, sözünü keserek. Panikten titreyen kollarımı bacaklarıma daha da sıkı sardım. Kim bilir nasıl bitirecekti o cümleyi... “Nasıl normal şartlarda birbirimizden iliğimizle kemiğimizle nefret ederken o an öyle hissettik?” Sorum, bir itiraf gibiydi... Amon’un yüzündeki sinir bozucu ifade bir an sonra silindi. Anlayışlı bir bakış attı tedirgin yüzüme. O bakışın ömrü yalnızca bir buçuk saniye sürdü.
“’Normal şartlarda’ senin yanında kendimi koruma kalkanına alıyordum çünkü. Sadece o an öyle sinirlendirdin ki beni, aklımdan çıkmış.” dedi o tehlikeli alaycılığıyla. Sanki her an kahkahalarla gülebilir ya da beni öldürmeye kalkabilirdi. “Ama ne yalan söyleyeyim, böyle bir şey yaşayacağımızı tahmin etmiyordum ben de. Sonuçta söz konusu sendin. Nereden bilebilirdim Moira bağına kendini bu denli kaptıracağını... Bana karşı duyduğun müthiş nefret biraz olsun engel olur sanmıştım.” Avcunun kenarıyla ağzını kapatıp güldü. İçimdeki öfke göğüs kafesime doğru tırmanırken az kalsın her şeyi göze alarak ayağa fırlayacak, onun o sinir bozucu, küstah boynuna saldıracaktım. “Hem normalde Moira bağını fiziksel olarak sergilemek kolay değildir. Hele bu denlisi... Daha evvel görülmemiş bir şey. Ben de biraz hazırlıksız yakalandım.” Etkilendiğini saklamıyordu. Hem benimle alay ediyor, hem de kendisinin de aynı çukura düştüğünü kabul ediyordu o an... Allak bullak olmuş zihnimle kaşlarımı çattım. Çenemi sertçe yukarı kaldırıp o korkak duruştan arınmaya, kimliğim haline gelen dik başlı tavrıma geri dönmeye çalıştım.
“Ama hiç pişman gibi görünmüyorsun. Epey keyfin yerinde!” dedim dişlerimi sıkarak. Amon dudaklarını küstahça bükerek gülümsedi belli belirsiz.
“Seni öptüğüm düşünülünce, çok da hoşuma gitmedi durum.” dedi omuz silkerek. Hoşuna gitmese de o kadar da umursadığı bir şey değildi belli ki, birini öpmek. Pis pis sırıtmaya başladı yeniden. Boynunu esnetmeye çalışır gibi sağa ve sola doğru hareket ettirdi ağır ağır. “Ama seni öyle itaatkar halde yalvarırken görmek keyfimi yerine girdi ne yalan söyleyeyim.”
Karşımda öylesine rahat bir şekilde dalga geçiyordu ki benimle, cüreti yüzünden az kalsın alev alacaktım öfkeden. Uzanıp az önce yere bıraktığım şamdanı aldım ve Amon’un kafasına fırlattım bütün gücümle. Hızlı bir refleksle şamdanı havada tutup bir çöpmüş gibi kenara attı ve yüzündeki keyifli ifadeyi bir milim dahi bozmadan bana baktı. Başını onaylamaz bir ifadeyle usul usul sallarken bu kez yalnızca kahkaha atmak üzereymiş gibi duruyordu. Sanki sinirimle oynamaktan müthiş bir keyif alıyordu. Normal şartlarda ona istediğini vermemek için sakin kalmayı tercih ederdim. Ama o geceyi düşünürsek, mantıklı düşünebilecek tek bir yanım kalmamıştı. Elime rastgele bir cisim daha geçirip Amon’a fırlattım tekrar. Ona fiziksel olarak zarar vermenin mümkün olmadığını bildiğimden böylesine pervasız davranıyordum belki, yine de o an sinirimi böyle çıkarmak bana insan tarafımı hatırlattığı için iyi geliyordu. Ona doğru fırlattığım çanak benzeri ağır cisim omzuna çarpacak gibi olduğu an yine hiç zorlanmadan avcuyla yakaladı. “Sağ ol, ben de tam bunu bana uzatmanı isteyecektim. Bak, Moira Bağı sayesinde mükemmel bir eş oldun, isteklerimi daha ben sana söylemeden hissedip yerine getiriyorsun.” Sesindeki alaycılık ve özellikle kışkırtmak için seçtiği kelimeler beni öylesine deli ediyordu ki…
Amon, çanağı yanına koyup ceketinin iç cebinden bir şeyler çıkarırken ayağa kalktım. Etrafımdaki en büyük cismi aradım. Kocaman pirinç bir abajur… Öyle ağır duruyordu ki, normal şartlarda kaldırmam mümkün değildi. Ama o an öfkeli anlarda çıkan ve sonradan ruh gücümle ilgili olduğunu anladığım o deli gücüm sayesinde kolayca iki elimle abajurun gövdesini kavrayıp Amon’a fırlattım. “Buna da var mı ihtiyacın?!”
Abajur Amon’u omzunun kenarından teğet geçti ve tam arkasındaki duvara çarpıp parçalara ayrıldı. Amon, önündeki küçük sehpaya pahalı, parlak, sarı bir kağıt sererken ve kıvrılmış kenarlarını parmağının ucuyla düzeltirken abajurun rüzgarından irkilmedi bile. Kağıdın içine kuru bir ot dökerken dudaklarında alaycı bir ifade peyda oldu. Tütüne benzeyen otu özenle düzeltip ince bir sıra haline getirdi ve,
“Biraz daha böyle sesler çıkarmaya devam edersen pek sevgili dostun Daimon çok yanlış anlayabilir.” dedi, arsız, imalı bir ses tonuyla, sigarasını sardığı sırada. “Malum… İkimizin az önceki şovu ve ruh gücü düşünülünce eğer şu an bu odada olması gerektiği gibi birbirimize aşkla sarılsaydık birkaç saniye sonra böyle sesler çıkması ve odayı başımıza yıkacak kadar güç ortaya çıkarmamız muhtemeldi.”
“Sen hep böyle utanmaz mıydın, yoksa soğuk nevale karakterin de şovdan ibaret mi?” diye çemkirdim arsız arsız sırıtan yüzüne doğru. Ardından istemsizce gözlerimi kısıp Amon’un dudaklarına yerleştirmek üzere olduğu dala baktım. “Velura mı içiyorsun sen bir de?!” diye sordum hayretle.
“İyice karı koca gibi davranmaya başladın, tebrik ederim. Havaya girdin Moira gösterisinden sonra…” dedi Amon, başını öne eğip kıkırdayarak. O kadar tasasız görünüyordu ki bir anlığına yabancılaştım ondan. Ketum, dik başlı karakterinden sıyrıldığında yaşı ortaya çıkmıştı sanki. Genç Prens Amon… Takdimini kutlamak için Velura sarıyor gizlice… “Annem de babama böyle söylenir dururdu. ‘Kral olacaksın bir de, yasakladığın şeyleri içiyorsun Armais!’” Amon bir an tatlı tatlı gülüyordu, sonraki anda yüzünde dolan gülüşüne gözlerinden hızla geçen hüzün tanecikleri eşlik etti. Nedenini anlayamadım. Benimle dalga geçerken hüzünlenecek kadar derin bir insan değildi pek normalde. Başka bir şey mi gelmişti aklına? Yüzündeki alacalı ifade birden değişti, aklına bir şey gelmiş gibi gözlerini kısıp Velura dalını tutuştururken kaşlarını çattı. “Hem sen nereden biliyorsun bunu? Daimon mu öğretti Şaman tütününü sana?”
“Şu bana okumam için verdiğiniz kitapta görmüştüm. Patriam’daki on üç büyük suçtan biri olduğu söyleniyordu.” dedim kollarımı göğsümde çaprazlarken. “Efsunlu şaman tütünü işte bu!” Ağzımdan soluk verirmiş gibi güldüm, alaycı bir tavırla. “Yasaklar sana gelince geçerli değildir tabii!” dedim ona üstten bir bakış atarak. “Bu tütünü tedarik eden yedi Aiduva yakılmamış mıydı ibret olsun diye?” Ukala tavrımdan istemsizce sıyrılırken içimde biriken endişe alttan alta ses tonuma yansıdı. “Daimon’a mı temin ettiriyorsun yoksa?!”
“Ne o, endişelendin mi Daimon için?” diye sordu bana bakmadan. Mat gözleri sigara dalını inceliyordu dalgın bir tavırla. “Senin haddine değil benim Aiduvam için endişelenmek.” Sert tınlayan ses tonuyla başını bana doğru çevirdi ve yürümekte olan adımlarımı gördüğünde, “Yaklaşma!” diye bağırdı, yarı endişeli yarı alaycı tavrıyla. “Dumanı bile öyle bir etkiler ki senin gibi bilgisiz birini, bir vukuatını daha kaldıramam bu gece!” Elini göğsünün hizasında hafifçe sallarken tam olarak yaşının insanı gibiydi artık. Velura’nın efsunlu dumanı tüm dik duruş zorunluluğundan sıyırmıştı sanki onu. “Uslu dur.” dedi tembel bir tebessümle.
“Aman, en son isteyeceğim şey seninle baş başa geçirmek zorunda kaldığım bir gece tekrar kafayı bulmak zaten!” dedim sahte bir sitemle. Amacım ona daha yakın bir noktada oturmaktı sadece. Genç Amon’u yakından incelemek, hazır fırsatım varken buna.
“Kafayı bulmazsın, merak etme. Öyle bir şey değil.” Ukala tavrını takınmaya çalıştı ama onu bile beceremedi tam olarak. Başımı öne eğip gülüşümü gizlemeye çalıştım. Onunla alay ettiğimi görürse sinir bozucu tavrına geri dönmesi birkaç saniye bile sürmezdi, biliyordum. “Düzgün okusaydın o kitabı keşke.”
“Ne işe yarıyormuş peki?”
“Velura o an hatırlamak istemediğin her şeyi sana unutturur, zihninde tatlı bir sise yer açar. Öfkeye iyi gelir böylece, strese ve hüzne de.” dedi keyifle solumaya devam ederken dumanı. Hala bana bakmıyordu. Bundan memnundum. Ona belirli bir mesafede dururken, çivi gibi olan mavi gözlerini bana dikmemişken ve küstah tavrına sahip değilken fena değildi muhabbeti. “Şamanlar ritüellerinde kullanırdı bunu. Kötü duygulardan arınmak ve mutluluk sarhoşu olmak için.”
“Tabii, Kral Armais kendi türü dışında herkesin mutsuzluğundan ve öfkesinden beslendiği için bunu da kendisi kullanmasına rağmen başkalarına yasakladı… Değil mi?”
“Patriam tarihiyle ilgili hiçbir bok bilmeden böyle yukarıdan yukarıdan konuşuyorsun ya… Deli ediyorsun beni.” dedi gözlerini kapatıp arkasına yaslanırken. “Yasakladı, çünkü başkentin düzeni ve Ruh Savaşçıları öfkeden, hırstan ve kinden beslenir. Bu tür duygular ruhu besler, sabit tutar. Aksi takdirde ruh bedenden kopup gider, diyar diyar gezer ve bir daha da bedene dönmez.” Dalgın bakışları az önce ona fırlattığım, parçalanmış abajura odaklandı biraz sonra. “Herkes içsin, kontrolsüzce keyiflensin sonra da ruhlarını beceriksizce evrende dolaştırsın öyle mi?”
“Senin ruhun da huşuya erişip bedenini terk edecek mi bunu içince?” diye sordum ona ve özellikle de samimiyetsiz ve adaletsiz kontrolcülüğüne meydan okuyarak. “Oh ne ala… Bu güzelim oda da bana kalır. Sen yokken ben de keyfime bakarım.”
“Benim kontrolsüz ve beceriksiz olduğumu mu düşünüyorsun?” dedi Amon, bakışları ilk kez beni bulurken. Mavi gözleri, iki mat boşluktan ibaret gibiydi şimdi. “Bana hiçbir şey olmaz. O yüzden sadece öfkemi alsın, öfkemden Patriam’ı yakmayayım diye Daimon özel olarak hazırlıyor bunu bana.” Acı acı güldü Amon, sırtımdan sert bir ürperti geçti. “Ayrıca yakalansam da kim bana ne yapabilir? Kimse.”
“Balo salonunda kolların bana dolandığı anda nasıl kaybettin madem o meşhur kontrolünü Valiaht Prensim?” diye sordum, çenemi dikleştirip imalı bir ifade takınarak. Amon bir kez daha başını öne eğerek kıkırdadı.
“Canım kontrolümü kaybetmek istedi, sana ne?” Omuz silkerken öyle çocuksu görünüyordu ki sinirimi bozmayı başaramadı sözleri. “Asıl kontrolü kaybeden senken şöyle konuşman yok mu…” dedi başını ağır ağır iki yana sallayarak. “Neyse ki şu an sana öfkelenemeyecek bir haldeyim. Dua et.”
O an, hayatımda ilk kez Amon Fama’ya özenirken buldum kendimi. Ben de onun kadar rahatlamış, sakinleşmiş, hatta tuhaf bir şekilde neşelenmiş hissetmek istiyordum. Kafamın, neşemin kökünü dahi aramayacak kadar sis içinde kalmasını, her şeyi unutmayı istiyordum. Amon ile öpüştüğümüz o anı, Daimon’un Atasına kendini şikayet edişini, bana söylediklerini…
“Bana da versene biraz.” dedim, çok istekli görünmemeye çalışarak.
“Çok beklersin.”
“Ver dedim.” Ayağa fırlayıp ona doğru adımlarken başım döndü bir an için. Acaba uzaktan aldığım kokusuyla bile gevşemiş olabilir miydim? Amon, üflediği her dumana ruh gücüyle hükmediyor, bana değmeden, hatta en uzak yoldan süzülüp kapının altından çıkıp gitmesini sağlıyordu her soluğunun. Yalnızca kokusu değiyordu burnuma, hafif hafif. Bu bile böyle hissettiriyorsa…
“Uzak dur benden. Dumanına da yaklaşma.” dedi dumanı bu kez tavana doğru yönlendirirken. Yatağın önünde dikilip kaşlarımı çattım. Ellerimi kalçama yaslarken Müdüre Sierra’ya benziyor olmalıydım.
“Sen böyle gevşeyecek keyfine bakacaksın da, ben sabaha kadar öfkeden kendimi mi yiyeceğim?” diye çıkıştım Amon’a doğru hafifçe eğilerek. “Ver bana da, benim içimdeki öfke de azıcık azalsın! Yoksa seni vaktinden önce öldürüp başıma iş alacağım!”
“Vaktinden önce?” Amon, başını geriye atarak sağlam bir kahkaha bastı. “Ne zamanmış vakti?”
“Öğrenirsen o gün gelince.” dedim buz gibi bir sesle.
Amon bana küçümseyici, alaycı bir tavırla bakarken dudakları keyifle yukarı doğru kıvrıldı. Velura’dan sağlam bir duman çekip başını hafifçe kaldırdı ve doğrudan bana doğru üfledi. Bu kez bilerek dudaklarımı nişan aldı direkt. İkimizin arasındaki boşlukta yükselen duman pembe bir kuşa dönüşüp uçtu bana doğru. Dudaklarımı hafifçe aralayıp pembeleşen dumanı içime çektiğim an içim huzurla doldu. Gözlerimi kırpıştırarak kapatırken gevşek dudaklarım istemsizce yukarı doğru kıvrıldı.
“Sana bu kadarı yeter.” dedi Amon gülerek.
Haklıydı. Onun içine çektiği efsunlu tütünü içmeden, yalnızca bana yolladığı pembe dumanla bile sanki günlerce meditasyon yapmışım gibi rahatlatmıştı ruhumu. Soyadım neydi? Moira ne demekti? Taşra kaç gün ederdi buradan? Ve Amon… Kimdi? Ya Daimon? Hayatımı ne açıdan etkiliyorlardı? İkisine karşı da iyi şeyler vardı içimde. Sebebini bilmiyordum. Hiçbir şeyi hatırlayamadım ilerleyen dakikalarda. Hatırlamakla da uğraşmadım hiç. Bana ait olan yatağa uzanıp kollarımı iki yana açtım. Yatak o kadar büyüktü ki yuvarlanmak istiyordum üzerinde. “Bu kadarcık şey bile beni böyle rahatlatıyorsa… Sen böylesine içmene rağmen nasıl etkilenmiyorsun?” diye sordum birazdan, Amon’a dönüp ellerimi yastığımın altına yerleştirirken. Amon da bana doğru dönüp dizlerini büktü hafifçe.
“İçimdeki öfke sandığından büyüktür belki. O yüzden bende etki etmiyordur o kadar.”
“Bana o kadar mı öfkelisin gerçekten? Tamam, benimle bağlanmayı istememeni anlıyorum. Ben de istemiyorum zaten. Hatta bu Moira denen lanet bağdan ve temsil ettiği her şeyden nefret ediyorum. Çünkü benim bir sebebim var. Ama sen neden benden bu denli nefret ediyorsun? Neden bana bu kadar öfkelisin? Thalia yüzünden mi? Aşkınıza mani oldum diye mi? Yoksa Taşradan geldim diye mi?” diye sordum ardı ardına, gevşek sesimle. Tepkili görünmeye çalışıyordum ama bu kadarını bile başaramayacak kadar huzur doluydum o an. En azından açıkça sorabilmiştim uzun zamandır zihnimde dönen o şeyi… Amon aniden ezeli düşmanım haline gelmişti ve nedenini çözememiştim bir türlü. Ona sormayı da yedirememiştim gururuma, şu ana dek.
“Öfkemin sana olduğunu nereden çıkardın ki? Sen o kadar önemli değilsin benim için.” dedi Amon gözlerimin içine bakarak. Son söylediği… Canımı sıkmalı mıydı? Yo. Esas dikkatimi çeken, merak ettiğim nokta bambaşkaydı.
“Kime öfkelisin ya bu kadar?” dedim gözlerimi ondan çekmeden. “Babana mı?”
“Soru sormayı kes ve hazır biraz olsun bedenin rahatlamışken uyumana bak.” dedi Amon, bir an için huzursuzlanarak. Ama kendini hızlıca toparlayıp rahat tavrına geri döndü o saniyede. Bana oldukça yakın olan yatağından kalkıp Velura dalını çanağın içinde söndürdü. “Ben şurada uyuyacağım.” diyerek çenesinin ucuyla odanın öbür ucundaki geniş koltuğu gösterdi ve vakit kaybetmeden yürümeye başladı o tarafa doğru.
“Sen yatakta yat, alışık değilsindir Prens Amon.” dedim kıkırdayarak. Amon, yatağın ucundayken arkasını dönüp bana üstten bir bakış attı. “Ben divanda yatmaya alışığım. Patriam’ın rahatsız saydığınız divanları bile benim alıştığım yataklardan on kat daha konforlu.”
“Hangi köydü seninki?” diye sordu kaşları hafifçe yukarı kalkarken. İlk kez hakkımdaki spesifik bir bilgiyi merak ederken görüyordum onu. Dudaklarımı içe katlayarak güldüm.
“Kasımpatı…”
“Bölge 17 mi yani?”
“Bölge 17’niz batsın… Hayvan mıyız biz, bizim yaşadığımız yerlere sayı veriyorsunuz?” Ruh halim o saniye değişti çünkü Prens Amon, bam telime vurmanın bir yolunu bulmuştu yine. Derin bir soluk alıp yastığa geri attım başımı. Sisime geri dönmek istiyordum bir an önce. “Hoş, o güzel hayvancıklar da sizin midenizi beslediği için onlara bizden daha çok değer veriyorsunuzdur ya… Neyse.”
“Senin taşra edebiyatını dinlemek için içmedim Velura’yı. İzninle uyuyacağım.” dedi Amon, odanın içinde yürürken. Sesindeki aşağılayıcı tınıyı duymadım bile. Ama odanın ışıklarını kapattığında, yastığımın üstünde doğruldum istemsizce.
“Işığı açık bırakır mısın… Karanlıkta kalmak istemiyorum.” diye sordum çekinerek. Beni dinlemeden divana uzandı. Gözlerim bir boşluk gibi görünen tavana dikilmişken pembe dumanın etkisi üstümden silinmek üzereymişçesine gergindim, zifiri karanlık yüzünden. Ama sonra birden tavanı ateşböcekleri sardı. Yüzlercesi sessizce dans etmeye başladılar. Ben miydim onları yaratan zihnimde, yoksa ‘Yüce’ Amon bana acıyıp mı yollamıştı tavanıma onları, bilmiyordum. Ama o azıcık ötemdeki divanda sessiz soluklarıyla uyurken, ben hoş bir dans gösterisini izleyerek ve uzun zaman sonra ilk kez beynimde hiçbir kötücül ses duymadan uyuyakaldım.
***
Rüyamda annemi görüyordum. Patriam’a geldiğim günden beri pek çok kez olduğu gibi… Ama bu kez küçük rutubetli ve huzur dolu evimizin güzel bahçesinde değil, tanımadığım ürkütücü bir bahçedeydik. Gökyüzünde mora çalan bir karanlık vardı. Yıldızlar yerçekimine yenik düşmüş gibi yeryüzüne çok yakındı, tam tepemdeydiler ve ürkütücü görünüyorlardı. Çiçekler... Çiçeklerse çiçek değildi. Göz gibiydi hepsi. Her biri birini gözetliyor, her biri nefes alıp veriyordu.
Annem o göz-çiçeklerin arasında geziniyordu. Elinde, ucundan soluk puslar çıkan camdan kirli bir sulama şişesi vardı. İçinde ne olduğu belli olmayan, koyu renk bir sıvıyla çiçekleri suluyordu. Sıvı toprağa değdiğinde küçük fısıltılar yükseliyor, bazı çiçekler acı acı haykırıyordu.
Ben ise paslı ve dikenli bir iskemlede oturmuş, onu seyrediyordum. Ama oturduğum iskemlenin ayakları yere değil; topraktan yükselen kemiklerin üstüne yaslanmıştı. Kıpırdayamıyordum. Gözlerim açık, ama hiçbir şeyim somut değil gibiydi. Sadece izliyor ve hiçbir tepki veremiyordum.
Birden annemin elindeki şişe yere düştü. Sanki cam değilmiş de canlıymış gibi, yere çarptığında feryat etti şişe. Kabusumdaki her şey canlı, kanlı ve korkunçtu… Ben hariç. Annem dizlerinin üstüne çöktü. Ellerini boynuna götürdü, ama bu defa boynunu tutmuyordu; içinden bir şeyi, sanki bir ipi, sanki ruhunun ucunu çekiyordu. Gözleri bana baktı. Tanımıyordum onu. Gözbebekleri yoktu. Sadece aynalar vardı gözlerinde. Ve ben, o aynalarda kendimi görüyordum. Ve omzuma değen bir eli… Annemin gözlerinden…
Derken boynunun altından bir şey hareket etti. İnce siyah çizgiler... Damar gibi yayıldılar vücuduma. Çizgiler çatlak gibi değil, yarık gibiydi. Sanki biri onu içeriden çizmişti. Çizgiler genişledikçe genişledi, omuzlarına yayıldı. Gövdesi, eski bir kukla gibi dikiş yerlerinden ayrılmaya başladı. Ama içinden kan değil; çamurla karışık simsiyah bir irin çıkıyordu. Ve... Fısıltılar. Annemin ağzı açık ama sesi çıkmıyor. O fısıltılar onun ağzından değil, bedeninin yarıklarından geliyordu.
“Görme,” diyordu fısıltılar. “Görme Lima… Kör et kendini!”
Ama ben görüyordum. Hem de var olmayan bir gözle.
Kıpırdayamıyordum. Sesim yoktu. Ve o an fark ettim; Elim de elim değildi. Annemin yere düşürdüğü cam şişenin kırıkları ellerim olmuş kendimi parçalıyordu.
***
Çığlık atarak uyandığımda, kocaman odada bir başımaydım.
Vücudum öyle çok titriyordu ki, sanki az evvel gördüğüm kabus gerçekti de, somut olarak sahip olduğum uzuvlarım sırasıyla yok olmak üzereydiler… Vücudumdaki tüm kaslar kasılmış, boğazımda cam kırıkları var gibi hissediyordum; her bir parça boynumu parçalayıp dışarı çıkmak istercesine batıyorlardı… Patriam’a adım attığım ilk günden beri neredeyse her gece kabus görmüş, hepsi de beni bir şekilde etkilemişti. Fakat etkileri hiç bu kadar sert ve uzun süreli yaşanmamıştı zihnimde. Dakikalar boyunca kaskatı bir halde kaldım yatağımdaki ince yorganın altında. Sanki Nilüfer odası da çiçekli heyulalarla doluydu ve onları gördüğüm an gerçeğe dönüşeceklerdi. Gözlerimi bile açmadım. Az önceki imgelerin bilinçaltım tarafından üretilen ve gerçekle ilgisi olmayan şeyler olduğu hakkında kendimi tam anlamıyla ikna edene kadar bekledim öylece.
Oda çok büyüktü. Ayaklarımı sürüye sürüye banyoya varana dek saatler geçmişti sanki. Kapıyı birkaç kez tıklattım. İçeriden ses gelmeyince açıp içeri girdim. Amon burada da yoktu. Tam geri çıkacaktım ki korktuğum başıma geldi; aynadaki yansımamla karşılaştım. Hala kabusun içinde olabilir miydim? Sanki var sandığım gözlerim sadece aynadaki yansımada görünüyor, aklı sıra beni kandırıyordu… Sanki… Annem birazdan bu aynaya dönüşecekti… Damarlarımdaki kan akışı yavaşladığında tedirginlikle ürperdim ve kendimi banyodan dışarı atarken arkama bile bakmadım. Aynaların hepsi yok olsaydı keşke, keşke Daimon tek tek kırıp dökseydi, Patriam’da ayna bırakmasaydı hiç. Odaya geri kaçarken beynimle oynanmış gibi hissediyordum. Hayatımda hiç bu kadar korkak hissetmemiştim kendimi. Cesaretim hayatım boyunca kendimle ilgili övündüğüm tek şeydi hatta… Ama şimdi aklım büsbütün bulanmıştı sanki… Sanki birileri tarafından özellikle korkutulmuş gibi hissediyordum… Cesur kişiliğime leke sürdürmemek için mi böyle hissetmeyi tercih ediyordum yoksa?
Yoksa… Velura yüzünden mi olmuştu? Ya da dünün birikmiş stresi ve yorgunluğuyla mı ilgiliydi? Ya da… Amon bir şey mi yapmıştı bana uyurken, sırf canımı sıkmak için?
Düşünmek istemiyordum. Hatırlamak, bilmek istemiyordum. Belki de yeniden Velura’ya ihtiyacım vardı… Kendimi balkona attım. Hanedan Kulesinin en üstte kalan katlarından birindeydik. Temiz hava hoş bir esintiyle yüzüme çarparken gözlerimi kapattım ve sakince soluklandım, uzun dakikalar boyunca. Ardından güney cephesinden görünen manzarayı seyretmeye başladım. Hayatımda bu kadar çok yeşil alanı bir arada görmemiştim hiç. Tam içeri dönecektim ki çalılıkların kenarında duran bir şey dikkatimi çekti; bir kedi. Thalia’nın kedisi. Doğrudan bana bakıyordu, kocaman gözleriyle. Çalılıklarla kaplı olan korunun en kenarında iki çift ayak gördüm sonra, kedinin birkaç metre ötesinde, kocaman bir çınar ağacının altında.
Orada karşılıklı dikilen iki kişi vardı.
Amon ve Thalia.
Ve… Amon’un yüzü, Thalia’yı öpmek üzereymişçesine, ona doğru eğilmişti.
Yorumlar
Yorum yapmak için giriş yapın.
(yanlış anlaşılmasın amoncuyuz)
Her neyse... Ama gerçekten Amon un karakter gelişimini ve değişimini çok merak ediyorum. Nasıl ilerleyeceğini aşırı iple çekiyorum. O diğer Daimon ve Amon u görmeden hangi team olacağıma karar vermeyeceğim. Her ne kadar Amon sinir krizleri geçirten bir yana da sahip olsa diğer bir yanıda bir o kadar zıt olacakmış gibi hissediyorum. Ondan hiç beklenmeyecek şeyler yapabilirmiş gibi ve yapacakmış gibi. İyide olabilir bunlar ve tabi kötüde olabilir. Hata kitap boyunca hiç değişmeyip hep böyle sinir bozucuda kalabilir. Hatta Lima gücünün etkisiyle kötü birine bile dönüşebilir ya da o hapis babası yüzünden kötü biri olabilir. Daimon şu an çok tatlı, çok iyi ama oda kötü biri olabilir hatta birini öldürerek kanı ve ruhu lanetlenebilir. Gözümün önünde lanetlendiğini belirten kırmızı damarlar beliriyor gözlerine kadar hahahah 😂
Bu bölüme gelecek olursam;
1-) Kabusları görmesine neden olanın Thalia olabileceğini hissediyorum nedense. Hatta eğer kabus gördürebiliyorsa halüsinasyonda gördürebilir ve buda Lima nın balkondan gördüğü Amon un Thalia yı öpme sahnesinin halüsinasyon olabileceği izlenimi yarattı bende.
2-)Amon gerçekten ayarlarımı, sinirlerimi, akli dengemi her bir şeyimi bozdu bu bölümde. Taktığı bu maskenin arkasında neler sakladığını gerçekten merak ediyorum ve görmek için sabırsızlanıyorum.
3-) Amon un en büyük öfkesinin babasına karşı olduğunu düşünüyorum. Çünkü annesini düşününce bir hüzün çökmüştü gözlerine. Bu bana babasının annesine görünenin aksine hiç iyi davranmadığını hatta belkide zorunluluklar dışında annesini sadece kukla olarak ve erkek veliaht için kullanmış olabileceğini düşündürdü. Ve gittikçe veya takmak zorunda kaldığı maske yüzünden babasına benzediği için kendinden de nefret ediyor olabilir. Bana her zaman babasıyla ilgili planları olan biri izlenimi verdi Amon mesela. Meraklar içerisindeyim olay örgüsünün nasıl gelişeceği ve karakter gelişiminin nasıl olacağından dolayı😘
4-) Son sahnenin gerçek olduğunu hesaba katarsam yine Amon u dövmek istiyorum. Gerçekten Thalia ya gerçekten bir gram bile aşık olduğu u düşünmüyorum. Hatta onun kendisininde söyleyebileceği üzere o asla aşk gibi saçma ve zayıf duygulara kapılacak ya da onlarla hareket edecek kadar zayıf ve güçsüz değil. Babası kılıklı işte. Hem nefret ediyorsun hemde ona benzetiyorsun kendini.😤 Kızlarla oynamayı bırak pis şeroooo😤
5-) "Burada başka bir şeyler var. Benim göremediğim, gözümden kaçan ya da düşünemediğim ne var?" hissini bir türlü atamıyorum içimden.😮💨
Her neyse bölüm çok iyiydi, harikaydı, mükemmeldi, muhteşemdi, fevkaladeydi.😍 Meraktan öleceğim şimdi yeni bölüm beklerken 😍😍 bayıldım bölüme 😍😍 hele ki itiraf sahnesiii 😍😍😍
🤯
Mert ve barıştan sonra daimon için kahrolalim be
- Süratlı itti kapıyı niye öyle ittin kapıyı dedim, aldı eline zopayı vurdukça vurdu vurdukça vurdu yeter artık didim.
😎😉😌😏😏😏
Bknz:
“Benim yüzümden mi?” 🙄🙄
Ağaç beni kaçırdı
+tamam tutmamış, tutmamış
Şair burada bir elim yağda bir elim balda demek istiyor. ☺️🤭🤭
Kural iki: Kruvasan yerken sınıf kiniyle intikam yeminleri etme.